16 Ekim 2015 Cuma

YOĞUN BAKIM KAPISINDA

YOĞUN BAKIM KAPISINDA

Yaşam ile ölüm arasında olan babamın canı için son saniyelerde yetiştirdiğimiz hastaneye, yapılan acil müdahalenin ardından alındığı yoğun bakım ünitesinin kapısındaydım.

Bu kapıda annemin haberini almıştım ilkin... Bitmez tükenmez günlerin ardından ümitle bekleyişim aldığım haberle yıkılışım olmuştu.

Ölümü ilk annemle yaşamıştım!..

O kapıda bekleyenler o an neler hissedildiğini iyi bilir. Umutla umutsuzluğu, yaşamla ölümü... Yaşamla ölümün ince çizgisini...

Hastanelerin yoğun bakımları da bu ince çizginin hangi tarafında olacağını belirleyen en önemli yer oluyor bazen... Babam şu an sayısını hatırlayamadığım kadar girip şansıyla çıkanlardan.

Yine o kapının önündeyim. İçeriden görevlinin seslenişi ile irkiliyorum ilkin; “Hayri Balta’nın yakını!” Duraksıyorum, kulaklarım o kadar uğultuda sağırlaşıyor, alacağım haberin olumsuzluğu ile olduğum yere yığılacağım hissi ile toparlanıyorum.

Aldığım haber beni rahatlatıyor. Elime küçük bir kağıt tutuşturuyorlar, burada yazanları getirin diyorlar. Kağıt havlu, su, bardak, tıraş bıçağı, tırnak makası, sabun... En yakın büfeden tümünü bir çırpıda alıyorum.

Kapıdaki görevliye poşeti uzatıyorum. Babamın durumunu nasıl öğrenebileceğimi soruyorum. Her gün saat on iki de hasta yakınlarına bilgi verildiğini söylüyor görevli. 

Zamanın bazen hiç geçmediği, bazen de nasıl geçtiğini anlayamadığım bu süreçte babamdan haber almak için bekleyeceğim.

Bazen ağlamak, bazen geçmişe dalmak, birkaç telefon görüşmesi...

Çevreme bakınıyorum. Bir hasta için sayısız bekleyenler kendi aralarında konuşuyorlar. Çoğunluk başı önde telefonu ile uğraşıyor. Bir ikisi koltuğa kıvrılmış derinden uyuyor. En çok da kapı ağzında ayakta bekleyenler, defalarca dağıtılsa da tekrar dönüp geliyorlar.

Bir zamanlar yere sabit metal sandalyeler yerlerini deri koltuklara bırakılmış. Duvarlarda tablolar... Bekleme salonunun girişine bir stant kurulmuş. Standın en üst kenarına bir tespih sallandırılmış. Raflara da gelişi güzel kitaplar konulmuş. Kitaplara yaklaşarak baktığımda şaşkınlığımı gizleyemiyorum. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Hazireti Peygamberin İzinde, Sabah Namaza Nasıl Kalkılır, Yasin, Kur’an Dili, Herkese Lazım Olan İman diye daha niceleri...

Herkese burada lazım olan iman mı, bu kitaplar mı, yoksa biran önce iyilik ve sağlık mı?

“Ümitler Allah’a kalmış yoğun bakımda!” diye sesli söyleniyorum... Din bilimin önüne geçmiş anlaşılan... Doktorlardan önce yaraya merhem, ruhlara ilaç olmuş dualar hastalara...

Başı kapalı bir örnek kadınlar kumaşlara bürünmüş, erkeklerin de kalmamış birbirlerinden farkı, saçı sakalı, kafalarını tokuşturmaları...

Babam yoğun bakımdan çıktığında paylaşacağım en ilginç konu diyorum kendi kendime. Gösterebilmek için fotoğrafını çekiyorum standın bir de.

Günlerce orada bulunsam da bir okuyana denk gelmiyorum bu kitaplardan...

Hemen yakınında asılı duran öneri ve şikayet kutsunda küçük bir kağıtta yazılan not ilişiyor gözüme. Kağıdın halinden, yazının şeklinden, aşağıdaki notun içeriğinden de yazanın ne düzeyde olduğu rahatlıkla anlaşılıyor. Küçük kağıtta tarih, isim ve telefon numarası yazıldıktan sonra, bir deyip:
Öneri kutusu koymuşsunuz kalem yok, kağıt yok, dilekçe yok.
Düşünüp kitap koymuşsunuz hem de dini kitap ama o kitaplar yüksekte olması gerekiyor.
Halk dilinde göbekten yukarı olması gerekiyor.
Takipçisi olacağım.
İlginize teşekkür ederim.
İmza

Herkesin derdi ayrı, diyorum bu küçük kağıdı okuduğumda...

Babam çıkıyor yoğun bakımdan, içim buruk... Kalp sorunu ile geldiğimiz hastaneden, hastane virüsü kaptığı için asıl sorun solunum yetmezliğine dönüşüyor. Birkaç hafta hastanede tedavisi sürüyor. Babamın nefesi kendine yetmez oluyor.

Apar topar götürüldüğü yoğun bakımdan acı haberi çıkıyor. Doktorun diyeceği yüzünde, okunuyor. Ölüm ayırıyor babamdan beni, inanasım gelmiyor. Ölümün karşısında ne kadar da çaresiz kalıyor insan...

Ne edilecek bir dua, ne de okunacak birkaç satır, çare olur muydu babamın gidişine!..

Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum...

15 EKİM 2015

YENER BALTA

Hiç yorum yok: