1 Haziran 2018 Cuma

BAHÇENİN GÜNLÜĞÜ


BAHÇENİN GÜNLÜĞÜ

Bugün şeftalinin ilk çiçekleri açtı. Beşi geçmez. 

Asmayı her gün budayalım deyip de yapraklarına tomurcuk verdiği zamanda kesince, su yürümüş dallarından günlerce su damladı. Budama işi de yarım kaldı. Yarışırcasına yaprağa durdu. Işığın yansımasıyla damarlarına kadar seçebiliyorsun.

İlk çiçeklerini açan erik oldu bahçede. Onlar çiçeklerini rüzgara bırakıp döktüler. Arılar çok çalıştı çiçeklerinde. Her yıl keselim denen erik ağacının bu yıl meyveleri mini minnacık belli olmaya başladı.

Şeftali geçen yıl çoştu da çoştu. Dalı taşımadı da destek koyduk bir dalına. Dağıta dağıta bitiremedik komşulara. Her gün birkaç tane ılık ılık dalından koparıp yemenin zevki bambaşka. Bu yıl da aynı çoklukta verecek mi bakalım.

Birçok çam ağacının çekirdeğini filizlendirmiş. 4-5 tanesini fidelemiştim.

İçlerinden bir kaldı hayatta. Bu yıl da iki katı boy attı.
Ya limon çekirdeklerimden filizleyip fidelediğim limonlarım... Dördü hayatta. Biri saksıda, üçü dip dibe toprakta... Bu yıl da hem çam fıstığı, hem de limon çekirdeği toprağa gömdüm. Küçük kaplara.

Limonu hazır almıştık, o iki yıldır bocalayıp duruyor. Bu yıl açan çiçeği dalında durdu. Eğilip kokladım çiçeğini, kokusu burnumda kaldı. Ne heyecan verici...

Ya ala karga, gelip gitmekten helak oldular. Veranda da duran sepete koyduğum yer fıstıklarını taşıyıp taşıyıp durdular. Çift gezen Alakargalar yuva yapma telaşındalar. Palmiye ağacının yaprak uçlarındaki kıl kıl olmuş lifli hallerini yolup yolup götürmekteler.

Büyükbaştan Kara için ağaca taktığım sepete çekirdek koymaktayım. Onlar da bana şan şakrak şirin ötüşlerini hediye ediyorlar, dala konduklarında. Rüzgarın sayesinde sepette ne kadar çekirdek varsa toprakta filizleniyor. Yazın bahçe minik bir çekirdek bahçesine dönüşecek, geçen yıllarda olduğu gibi.

Nane kendi kendine yürüdü gitti. Ben de alanı daraltayım diye kökleriyle söküp komşu bahçelere diktim. Bahçelerdeki naneler tuttu, gürleşti bile.

Bahçenin kuzey kısmına soğan, patates, ay çekirdeği gömdüm. Soğanlar güneşi yakalamak için aceleci davranıyorlar. Kışın başında gömdüğümüz soğanların dalında salyangozlar konaklamakta. Naneleri biçip kurutmak lazım artık. Çoğaldılar...

Bu yıl yine deniyorum. Su kabaklarını geçen yıl yetiştiremedik. Bu yıl kapta fideleyeceğim ilkin. Geri kalan kabağın çekirdeklerinin tümünü komşu bahçelerinin kenar köşesine serpiştiriverdim. Kırmızı ve yeşil biberlerde ektik fidelemek için. Şeftalinin budanan birkaç dalını fide için toprağa gömdük.

Komşunun iki yıl önce verdiği nar dalı şimdi küçük bir ağaca dönüşmek üzere. Onu da saksıdan toprağa taşıdık.

İki de iğde fidemiz var. Birinin üç dalı, üzerinde taze yeşil minik yaprakları belirmekte.
Saksıda bolca kaktüs, sedim ve benzeri bitki yetiştirip çoğaltmaktayım. Onların çiçek açışını görmek çok keyifli...

19 MART 2018
YENER BALTA

HEVESİMİ KAÇIRDILAR


HEVESİMİ KAÇIRDILAR

Hem de çok. Yazıda bulurum kendimi. Satırlarda kaybolurum. İçimden geleni yazıya dökmek rahatlatır.

O çok bilir okuyanlar, beni uzaklaştırdılar. Yok yok tabi ki beni etkilememeli, onu biliyorum.

Babamın şu sözü aklıma gelince rahatlıyorum. “Kim ne derse desin yazmaktan vazgeçme kızım.”

Bu sözü yeter bana babamın... O da aynı süreçten geçti, biliyorum. Biliyor ki söylüyor.

Herkes her şeyi bildiğinden öyle emin ki!..

Duyguların yazıya dökülmesi farklı bir durum. Kafada bin bir düşünce varken, bir süzgeçten geçirip yazıya dökmek duyguları, düşünceleri. Bunu yapabilen için kolay, yapamayan için zor... Belki de yazanlar zoru başarıyorlar.

Bir yandan da bakıyorsun, herkes yazıyor!

Bu durumun aynısı çocuk kitabı resimlerken de oldu.
“Gereksiz lekelere gerek yok!” dedi bir değerlendiren. Küçük tiplemenin yanaklarındaki iki pembe yuvarlak için. Sayısız çizeri izlemekteyim. O iki yuvarlak neredeyse tümünde...

Bazı bilenlere resimleyeceğim, öykü yarışmasına katılacağım yazılarımı yolladım. Onu çıkaralım, buna gerek yok, bunu niçin koydun, bu böyle olsa ne dersin gibi eleştirilerle öyküler öykülükten çıktı. Bu bir çoğunda benzer şekilde sürdü.

Çocuk resimlemeleri için de aynısı geçerli. Çocuk bundan anlar mı? Bu kelimeyi nereden bilsin. Bu çocuğu ürkütür. Sonuç böyle mi bitmeli?

Çoğunda haklı olabilirler, heves kaçıranlar. Bazı durumlarda eli kolu bağlıyor bu yorumlar. Hevesle başlayıp bitirdiğin çalışma ite kaka ilerliyor. Bu da beni engelliyor.

Buraları geçtim. Bir şekilde okuyarak, araştırarak, öğrenerek deneyimlerle aşabilirim. Gel gelelim en zor aşama. Hem benim çocuk kitaplarımda, hem öykülerimde, hem de babamın kitaplarında bir adım ilerleyemedim.

Babamın kitapları için çabalıyorum. Çünkü ben, kendiminkiler için o kadar iddialı değilim. Ama babamın kitapları için bir şeyler yapmalıyım. Babam bir umutla yazdı. “Bir gün yazdıklarım için kapınızı çalacaklar!” derken öyle emindi ki... Zaten son zamanlardaki çabası da bundandı. Öyle programlı çalışıyordu ki...
Birkaç yer ile görüştüm kitapları için. Birinde yaklaşık bir yılı kapsayan bir süreçte heyecanla bekledim. Hala da sonuçlanmadı ama sonuç belli...

Yayınlayacağından çok emin olduğum bir yayınevi de sadece babamın kitaplığı ile ilgilendi. Sandım ki tümünü basarız diyecek. Hatta babamın kitapları için, “tümü bir kitapta toplanabilir!..” dedi.

Editöre bahane, dağıtımcıya mazeretler...

5 NİSAN 2018
YENER BALTA

HİSSETMEK


HİSSETMEK

Bu sabah aynaya baktığımda ne gördüm? Yaş aldığımı! Evet evet tüm gerçekliğiyle yaş aldığımı... (Yaşlandım yazmak bile garip geliyor şu an.) Yüzümdeki kırışıklıkların gün geçtikçe fark edilir olduğunu. İki kaşımın arasındaki iki çukur çizginin derinleştiğini. Hatta kaşlarımı çatmasam da çatıkmış gibi durduğunu.

Yüzüme avuç dolusu soğuk suyu çarptığımda bir anda her şeyin değişeceğini sanmak!.. Yok yok öyle bir beklentim. Yatakta kalan aklımın, günün ilk dakikalarında bir avuç suyla aydırmak istediğim.

Aynaya baktığımda görmek istersem detayları, detaylarda kayboluyorum. Bu bedende bunca yıl yaşarken ruhumun hala hissettiği gençliği yaşamak en iyisi. Aynaya bakmazsam eğer, çok da haraketli olmazsam, bir de içinde kaybolduğum bir uğraşım varsa eğer, ben hiç bulunduğum yaşta değilim.

Yoğun bir günün ardından uyumak, bir ödül insana. Yorulmazsa nasıl uyur ki insan? Uykusuzluk ne zordur bilirim. Bir kitap bile uyku getirmez. Zaten kitaba girilmez.

Huzurla yatağa girmek de bir ayrıcalık. Her şeyden arınmış bir zihin. Aklımızı kurcalayan, bizi bazen kaygılandıran, çıkmaza sokan, ikilemde bırakan... Kontrolsüz zihin. Kurnaz tilki! Ona kulak verdin mi olumsuzluklar, yanlışlar, saçma düşüncelerle yapılan küçüklü büyüklü hatalar. Sürükler peşi sıra bizi. İşte tam da bu sırda ne aklıma hakim etmek isterim, ne de yatağa beraberimde almak o kurnaz tilkinin ürettiklerini.

Kabullenmek lazım bu varılan yaşı. Yaşa göre giyinip, yaşa göre davranmayı bilmek lazım. Saçındaki akları gizlemek niye? Yüzündeki gerçeği renklerin ardına... Belki tatlı bir tebessümle bakmak karşındakine en güzeli...

Kaygıyı yansıtır gözler, mutluluk gözlerle dudaktadır ilkin, sonra yüzüne, bedene yayılır. Korku, göz bebeklerinde büyür büyür... Huzursuzluk yerinde durdurmaz, neşe belki bir kahkahada patlar, mutluyken içi içine sığmaz insanın...

İşte hangi duygu olursa olsun bu yaşta dizginleyebiliyor insan, neşesini, coşkusunu, mutluluğunu, acısını, kederini, hüznünü... Ya da doya doya yaşayabiliyor.

3 Nisan 2018
YENER BALTA

15 Kasım 2017 Çarşamba

YERFISTIĞI II

 YERFISTIĞI II

Her çocuğun babasına sorduğu mutlak sorulardan biridir bu; baba bana ne aldın?
Koltukta oturmuş yer fıstığının kabuğunu iki parmağımla soyarken, beni geçmişe götürdü.

O zamanlar hiç geçmişe gitmeyecek dediğiniz o anki yaşantılar, bir bakmışsınız geçmişte, anılarda, özlemlerde kalıyor. Sadece anıyorsunuz. Burnunuz sızlıyor, gözleriniz doluyor. Olmuyor mu? Bana oluyor, hele ki o an hassassam göz yaşlarıma dönüyor. Ne çok oluyor, anlatamam...

Özlem doluyum anneme, babama. Ben, bu dünyaya getiren iki insana...

Babam! Biliyor ki evinde sıcak yemeği, eşi ve dört kız evladı onu bekliyor. Her akşam en son eve o giriyor ister istemez. İş yerinden çıkıp eve geldiğinde bizler okuldan gelmiş bir göz odada kimi zaman ödevlerini yapan, kimi zaman televizyon izleyen, kimi zaman uykuya geçmiş... Bir şekilde buluyor işte o bir birini seven sıcak ailesini...

(Bir sır vereceğim. Bitmez sandığınız, elbet bu evden bir şekilde kurtulur giderim diye düşündüğünüz, ana baba dinlemeyip karşı geldiğiniz, bazen kızdığınız, hizmet beklediğiniz, bazen küstüğünüz sizden olumsuz gelen ne olursa olsun vazgeçmeyen ananız babanızın... Onların sıcaklığı var ya; işte o kadar da uzun sürmüyor. Sizin gitmeniz farklı da, onlar gidince dönmüyor. Lütfen kıymetini bilin gençler o iki yüce insanın...)

Babam her akşam elinde ya da çantasında bize aldığı bir şeyi getirirdi. Bu soruyu elinde bir şey görmediğimde sorardım. O sobalı evimizde oturma odasının kapısından göründüğünde kafasını uzatır bakar, bizi gözleriyle kucaklar... Odasına geçer üzerindeki kıyafetlerini değiştirir, el ve ayakların yıkar bulunduğumuz odaya gelirdi. Annem çoktan yemeği hazırlamış olur, babamın masaya gelmesini beklerdik. Yemek ve sonrasında kimin ne sorunu ya da heyecanı, mutluluğu varsa tek tek ilgilenir sorardı.

Meğer ne kadar değerli anlarmış o anlar.

Çoğu zaman kiloluk ay çekirdeği alırdı bize. Kızılay’dan otobüse binmeden. Bittiğinde bazen ısmarlardık. Unutmaz alırdı. Dört kız ve gelen giden derken evde ses eksik olmazdı. Hatta babamı kaybettiğimde, benimle anısını paylaşan bir yakın arkadaşı anlattı.

“Bir akşam iş çıkışı onunla eve geliyorduk, “gel hele şuradan çekirdek alalım da, evdekilerin sesi kesilsin” deyip gülüşmüştük” demişti. Evet gerçekten çekirdeği bir görevmiş gibi bırakamaz yarışırcasına çitlerdik. Sesimiz çıkmaz, çıt çıt sesi odayı doldururdu. Ne zevkli akşamlardı onlar.

(Size ikinci bir sır vereceğim, o bazen kavga ettiğiniz, bazen bir şeylerinizi paylaşamadığınız, bazen düşmanınız olarak gördüğünüz, bazen bir yanlışını anneye babaya sızdırdığınız... Çoğu zaman kıskandığınız kardeşlerinizle de iyi geçinin, kardeş olmanın kıymetini bilin, hiç ayrılmayacak gibi daraldığınız günler çok gerilerde kalıp, görmek isteseniz de mümkün olmayan anlar olabiliyor. Lütfen iyi geçinin.)

Bazı akşamlar tulumba tatlısı alırdı. Yiyeceği iki üç parçayı tabağına alır gerisini bize uzatır yememizi seyrederdi.

Bazı akşamlar bakkala uğrayıp, gofret alırdı. Her birimize bir tane. Ben gofreti çok severim. Hala bu yaşımda da... (Bir ara sigara gibi bağımlılık yapmıştı. Sigarayı terk edenler gibi bıraktım neyse ki, burnumda tütse de...) Hemen yer bitirirdim. Bazen annemin gofretinden ısırırdım. Bazen babamın gofretine de sulanırdım. Babam kırmaz verirdi bana... Bir güzel onu da yerdim.

Yer fıstığı onun çantasında az miktarda olurdu. İçinde tuzlu tuzsuz yer fıstığı, sarı leblebi, kuru kuş üzümü karışımı. İşte hiçbir şey bulamazsam o küçük kesekağıdına dadanırdım. Gün içinde atıştırmalığıydı onun kendisi için ayırdığı.

Size açıktan bir sır daha vereyim mi; her an, her yaşanılan, her paylaşılan ya da işte o her ne ise lütfen kıymetini bilin. Hani derler ya büyükler; “bir şeyin kıymetini kaybedince anlarsın!”

Geçmiş ola...

Yener Balta.
14 Kasım 2017


26 Nisan 2017 Çarşamba

ÇÖP KONTEYNERİ

ÇÖP KONTEYNERİ

Marketin önünde 9-10 yaşlarında erkek çocuğunu çöp konteynerini karıştırırken gördüğümde içim burkuldu. Çantamdan cüzdanımı çıkarttım. En küçük para olarak iki 20 lira vardı. Bir 20 lirayı avucumda katladım.. Üzeri, teni boz karaydı.  Konteynerin griliğinde seçilmiyordu. Kol hizasından konteynerin içine sarkmıştı. Çöpte bulduğu yumurtaları bir bir çıkarıyordu. Marketin attığı tarihi geçmiş yumurtalar olsa gerekti. Elinin karalığında yumurtanın beyazı parlıyordu. Bir ara başını kaldırdı. Yüzünde ifade yoktu. Kara yüzünde gözünün beyazı sarıya kaçıyordu. Parmaklarının ucundaki beyaz yumurtaya nadide bir şey bulmuş gibi baktı, yandaki kutuya bıraktı.
Çöpü karıştırmaya devam eden çocuğa yanaştım. Beni farkettiğinde irkildi. Bir an geri çekildi. El hizasından parayı kendisine uzattım.
“Bunu kabul eder misin?” dedim sevecen bir sesle… Ne dediğimi anlamamış gibi bana baktı.
“Bunu kabul eder misin? diye tekrarladım. Dilimizi mi bilmiyordu? Ne de olsa son yıllarda Suriyeliler yurdumuza sığınmışlardı. Hemen parayı almaması dikkatimi çekti. Belki de istemeden ilk defa bir kişi para veriyordu. Bilemedim. Elimdeki parayı uzatırken al dercesine hareket ettim. Bu sefer anlaşmıştık. Parayı usulca elimden aldı. İfadesiz yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
Yanından ayrılıp markete girdim. Reyonlardaki ürünlerden istediğimi alabilecek durumdaydım. İçeride alışveriş yapanların özgürlüğü bu çocukta yoktu.Üzüldüm. Alışveriş yapan annenin, yanındaki küçük kız çocuğunun şımarışını izledim. Seçme ve alma özgürlüğünün dışarıda rastladığım çocukla kıyasladım.
Kısa süren alışverişimi bitirip çıkmak üzereyken geniş ve boş alanda az önce gördüğüm kara çocuğu kaybetmiştim.

Yener Balta, 21.4. 2017