9 Temmuz 2016 Cumartesi

TOPRAKLA BULUŞMA

TOPRAKLA BULUŞMA
Patlıcan fidesinin uzun süre toprakta dikili olup, eflatun, pembe, mavi, biraz da beyaz karışık naif çiçeğinden sonra hızla patlıcana dönüşmesi izlenmeye değer heyecanlardan...
Üç küçük fidenin neredeyse ona yakın patlıcan vermesi ve bunu; kendi yetiştirdiğim sebzeyi yemek kadar güzel bir şey var mı hayatta?.. Hani çok söylenen sözler vardır ya; “küçük şeylerden büyük mutluluklar yakalamak” diye... İşte tam bu sözü açıklıyor bu güzel mucizeler.
Kışın soğuk ve kısa gecelerde patlatıp yediğimiz mısır tanelerini bir deneyeyim diye toprağa gömdüğümde nasıl bir sonuç alacağımı bilmeden dikmiştim. İlk minik yeşil fidanını görünce heyecanlanmış, günbegün takip edip kısa sürede boyuma ulaşan mısır  dalının sevdalısı olmuştum. Mısır çıkmayacak diye ümit kesmişken, bir de baktım ki kızıl sarı saçlarını çıkartıvermişti dal ile yaprak arasından. Şimdi olması için sabırsızlanıyorum.
Evde, kilerde ne bulduysam toprağa gömmeye karar verdim bir ikisinin yeşillendiğini görünce. Mısır, nohut, yerfıstığı, fasulye... Hatta buzdolabında kalmış iki yumru turp, birkaç küçük havucu bile toprakla buluşturdum. Buluşturmaya gör... Yetmedi, yumru birkaç patatesi dörde bölüp toprağa gömüp beklemek de farklı bir duygu.
Elime geçen bir çiçek fidesini koca bahçede yer yokmuş gibi, çapayı patatesin olduğu yere denk getirmek, toprağın altından o dörtte bir patatesin filizlendiğini görüp alelacele tekrar toprağa gömdüğüm telaşı ve heyecanı anlatamam.
Şaşkınlık içerisinde bekler olmuştum. Toprak görmemiş insanlar gibi elime geçeni gömmüştüm toprağa. Fidesi, tohumu, çekirdeği... Çekirdek dedim de; kuşlar yesin diye pazardan aldığım kavrulmamış ay çekirdeklerini yere düşenlerinin bir bir yeşerdiğini görmek büyüleyiciydi. Madem toprakla buluşan yeşeriyor, bahçenin kenar kısımlarını büyüyünce çit gibi olsun diye ay çekirdekleri ile doldurmuştum. Şu an bahçenin her tarafı ay çekirdekleriyle dolu. Kuşlar, çiçeğine, dalına, yaprağına konup bir bir çıkarıyorlar o bal tadında yemişleri. Hatta gizlenerek, onları ürkütmeden fotoğraflarını bile çektim o güzel anların...
Kilosu altın değerinde olan çamfıstıklarını, kozalağın içinde ya da çekirdekleri yollara dökülmüş halde toplamak, hızımı alamayıp bunları büyük bir kavanozda biriktirmiştim bu sonbahar. Çıkar mı diye gömdüğüm birkaç yerde, fidanını tanımadığım için çapalarken bir ikisini sökmüştüm. Saksıda, sardunyanın altında kendini sağlama alan çam çekirdeği şimdi bir karış olmak üzere... Yetiştiğini gördükten sonra küçük saksılara gömdüğüm çam fıstıkları bir bir çekirdeğini üzerinden atmak üzere... Her aşamasında fotoğraflamak da ayrı bir zevk benim için.
Salatalık, domates meyveleri konusunda oldukça cömertler. Her gün yeni çiçekler açıp, mini minnacık domates ve salatalıklara dönüşmesi bir mucize. Domateslerin yeşilden kırmızıya dönüşüp, dalından kopartırken ki duyguyu herkes yaşamalı... Suyun toprağa değmeden önce yapraklarına düşmesindeki çıkan ses; kızgın güneşin akşamında, toprağın suyu içine çekmesi, o günün tüm yorgunluğunu alıp götürüyor insanın...
Kabak için üzgünüm, her gün sapsarı çiçeklerini açsa da, minicik kabaklara dönüşse de hiç büyümediler. Sararıp çürüdüler dalında.
Salataya sıktığım limon çekirdeklerini biriktirip, suyun içinde bekletip, ya tutarsa diye tümünü küçük bir saksıya dikip unutmuştum. Bir gün baktığımda o küçük saksının üzeri yemyeşildi. Biraz boy attıktan sonra ayırmış ayrı saksılara dikmiştim. Şimdi gelen misafirlerime birer limon fidesi armağan ediyorum. 
İki ayrı dal olup, aynı pergolede serilmiş asmanın yere düşen üzüm tanelerinin çekirdekleri bahçenin neredeyse her yerinde mini fidelere dönüşmekte... Hiç sıkılmadan çıktıkları yerden alıp minik saksılara dikiyorum. Onlar da birer armağan edebileceğim fidelere dönüşüyor benim için... Yoksa toprağı bellediğimizde kaybolup gidecekler, böyle yaşayacaklar...
Buranın rüzgarı çok. Sert ve neredeyse esmeyen gün yok. Yeni diktiğim boyumca limon fidesinin yeni çıkan yaprakları kıvrılıp büzüşmekte... Üzerinde mini minnacık birçok limon çıksa da birkaçı dalında az da olsa büyümekte... Kışa doğru salatya sıkacağım aşamaya gelir sanırım.
Şeftali... Nasıl anlatırım bilmem. Yapraklarını döküp kışın her dalı budanırken içim acıyan. Ne kadar ağaç kendini yenileyecek olsa da baharda, niyeyse kesilen her dalı için üzülmekteyim. Soğuk, hatta ayaz denecek bir Mart ayında tomurcuklandı. Pembe bordo çiçeklerinin çoğu dondu. Kalan ağacı şenlendirmeye yetti. Çok fazla çiçek meyveye dursa da, çoğu döküldü minik meyvelerin. Çiçekli zamanında dalına konan Büyük Baştankarayı o muhteşem çiçekli dalında görüntüledim... Şimdi o fotoğraf evin duvarında asılı... Her gün meyvenin biraz daha büyümesini gözleyerek, olmuş mu olmamış mı yokladım. İlk kızaran şeftalisinde sevinç çığlığımı attım. Bir dalında taşımaz olan meyvesini, dalına destek olsun diye diğer dala bağladım. Önce öptüm, sevdim, kokladım... Bir bir dalından koparıp yedim.
Bu güzel anları yaşamak için geç kalmış sayılmazdım. Annem ve babama, bu güzelliği yaşattıkları için çok teşekkür ediyorum onlara... Ve sık sık da anıyorum kendilerini anılarımda...
Bir önceki yaz, kutuya koyup 10 tane kadar şeftaliyi babama postalamıştım. “Kızım, tadı öyle güzelmiş ki yine yolla” demişti. Nasip değilmiş.
Ya annem; nane toplarken, taze soğanı kökünden çektiğimde, demet demet topladığım maydanoz ve roka için, domatesleri salata yapıp, yemeğe katarken “ah keşke annem burada bunları tadabilse” diyorum. Göz yaşlarım bu mutlu anlarımda, annem ve babam için hüzne dönüşüyor. Tıpkı bu satırları yazarken olduğu gibi...

8 TEMMUZ 2016

YENER BALTA

Hiç yorum yok: