11 Mart 2017 Cumartesi

DOĞADA OLMAK 5

DOĞADA OLMAK 5

Karı Ankara'da yakaladım bu kış...

Burada (Gündoğan/Bodrum) kış, kış olarak yaşanmıyor. Bazen, soğuk rüzgar, bazen birkaç gün süren fırtına, neredeyse her gece nemli ve baharı anımsatan ılık güneş daha çok kendini hissettiriyor.

Şubat ayının son haftasında, baharı müjdeleyen ağacın çiçeğini gördüğümde sevinç çığlığı attım. Baharın gelişi, doğanın uyanışı, çiçeği, böceği derken içim içime sığmıyor. Her yeni bir günde yeni sürprizler karşılıyor beni.

Geçen yıl çekirdeğini gömdüğüm üç çam ağacını saksıdan alıp toprağa, her zaman kalacakları yere diktim. O kısacık boyları fark edilmez de üzerlerine basılır diye kendi boyları kadar taşla çevreledim. Can sularını verirken 15-20 yılda ancak kendilerini göstereceklerini, benim de yetmişli yaşların başlarında olacağımı düşündüm. Üç dikili çam ağacının gelişimini izlemek bana yetecek...

Zeytin fidesini dört yıl önce dikmiştim. Boyunun iki katına çıktı bile. Sağlıklı bir şekilde büyüyor.

Limon ağacı geçen yazın başında dikmiş olsam da pek mutlu görünmüyor. Bir kez çiçek açsa da, birkaçı meyveye dönüşse de, niyeyse üzerindeki büyük yapraklar bile sararıp dökülüyor.

Geçen sene budanan gül dallarından on- onbeş dal kadar toprağa gömdüm. Aradan tam bir yıl geçti. İkisi tuttu ve bu mevsim dalını göstermeyecek çoklukta yaprak verdi.

Her yer yemyeşil, toprak uyanıyor. O yeşilliğin arasından kırmızı gelincik kendini göstermekte ısrarlı. Bu baharın ilk gelinciğini ben gördüm diye mutlanıyorum. Yol kenarında açan papatyalar tüm saflığıyla esen küçük yelde nazlı nazlı salınıyorlar. Seviyor sevmiyor için kopartılmıyorlar, ne mutlu...

Bu bahar kızıl gerdanı doyasıya fotoğraflamanın keyfine vardım. Ne de güzel ötüşü varmış. Hele bir aşka gelsin ötüyor da ötüyor.

Maskeli ötleğeni tanıdım bu bahar. Ötüşüyle, kesik kesik hareketleriyle onu da doğada ayırt edebiliyorum.

Alakarga için koyduğum kabuklu yerfıstıklarını alırken çok yakından fotoğraflamanın heyecanını anlatamam. Neredeyse aynı zaman içerisinde ona yakın fıstığı bir bir alıp götürüyor.

Serçeler vazgeçilmezi bahçenin. Onlar için aldığım bulgura ara verip, duvar kenarına bırakılan taze sayılacak, bazılarının tüm olmasına şaşırdığım ekmekleri kuşlar için yem yapıyorum. Serçeler diğer kuşların gelmesini de sağlıyor.
Saka bile geldi bahçeye. Kumsalda serçe sandığım kuşun saka olduğunu fark ettiğimde, heyecandan elim titriyordu. Aman kaçacak, bir kare daha fazla çekeyim derken, onun hareketliliği, benim heyecanım çoğu karenin net olmayışını etkilemiş. Olsun çekmiş olmak, o heyecanı ve anı yaşamak bile her şeye değer.

Yağmurun yağmasıyla kuru derenin biraz suyla hareketlenmesi çoğu kuşun mekanı oluyor. Çıvgın derenin yerlisi sanki. Ne zaman gitsem orada küçük küçük keskin hareketliliği ile yeşilin içinde fark ettiriyor kendisini.

Dağın yamacında yüksekte uçanı kerkenez ya da sarı şahine benzetebiliyorum. Makinemin objektifi o uzaklığı çekmeme yeterli gelmiyor. Sarı kuyruksallayan, ak kuyruksallayan, ispinoz, saka, kızılgerdan, alakarga, maskeli ötleğen, kumru, serçe bu bahar gördüklerim. Bu küçük canlıları görmek beni büyülüyor. Gizemli ve sessiz dünyalarına girmiş olmak beni her şeyden koparıyor.

Bu kış ve bahar balık tutmak yeni uğraşlarımdan dolayı seyrek oluyor. Bir iki küçük balığı yakalayıp yaşar görünce denize salıyorum. Niyeyse yüreğim dayanmıyor.

Sahipli yerlerin bahçesinde olan bütün ağaçlar budanıyor. Daha iyi büyüsün dallansın diye budanan dallardan aklıma yapılacak birçok fikir gelse de ne yer ne de zaman ayırmayacağımdan düşünme aşamasında kalıyor...

Bu sabah karıncaların belgesel tadında izlediğim sıra verdi dizilişleri, zakkumun kuru uçuşan minik tohumlarını sırtlanıp gidişlerine hayran kalıyorum. İlk fark ettiğimde üzerlerine basmamayım diye tökezliyorum. Birini bile ezmekten sakınıyorum. Karınca da olsa bir can... Bir sonraki kışa besin depolayan akıllı canlılar...

Pazar alabildiğine canlı. Sebzeler her tezgahın gelir kaynağı. Yeni yeni adını duyduğum, adını sorsam da bir sonraki tezgaha gidene kadar unuttuğum otlardan denemeye karar veriyorum. Geçen pazar ebegümeci ile başladığım ot çılgınlığı bu pazar neredeyse her türden satın alıyorum.

Ebegümecinin yararlarını, şeklini, çiçeğini internette baktıktan sonra pazarcı kadının tarif ettiği soğan ve yağ da pişirip, internetten aldığım fikir ile birleştirip üzerine yumurta kırıyorum. Canım annemin ıspanaklı yumurtasını anımsatıyor bana. Babam ıspanak yesin diye ona hep bu şekilde pişirirdi. Yol kenarında ebegümecini tanımak, adım başı rastlamak, küçüklü büyüklü yapraklarını ne çok seven böceklerin olduğunu (dantel havasına bürünmüş delik delik olmuş yapraklarından) anlıyorum. Toplamak aklımdan geçse de, tozun toprağın için de pek de yenir durumda bulmuyorum kendilerini... Pazardan almak en garantisi...

Ot diye bildiğimiz yeşil bir bitkinin biçimine, renk tonlamasına hayran kaldığım için her gördüğümde durup inceliyor;
“Ey doğa sen ne mucizesin!..” deyip hayret ediyorum.


1 Mart 2017
Yener Balta

Hiç yorum yok: