2 Ekim 2007 Salı

CANIM ANNEM

CANIM ANNEM,

2 Şubat 2007
Bugün seni oraya bırakalı 16. gün anne. Gün geçtikçe daha bir acı koyuyor bana yokluğun.

Senin apar topar gidişinin ardından tüm seni tanıyanlar senin arkandan acımızı paylaşmak için bizi yalnız bırakmadılar. Seni sağlığında bile zaman bulup gelemeyenler, senin yokluğunda seni ziyarete geldiler. Keşke o yalnızlığını paylaşabilselerdi senin varlığında...

O ne olduğunu anlamadığımız günler yerini sessizliğe bıraktı. Hepimiz evlerimize döndük tekrar. Tekrar kaldığımız yerden devam ediyoruz anne senin yokluğunla. Buna inanamıyorum, bunu bir rüya olarak kabul ediyorum. Yakıştıramıyorum ölümü sana anne.

Bazen babama kızdığında, bırakır giderdin ya hani biz küçükken. Sanki o günlerden biriymiş gibi geliyor anne. Tıpkı döndüğünde biraz rahat edesin, biraz mutlu olasın diye evle ilgili her şeyi yaptık anne.

Ama sen bu sefer dönmeyeceksin.

Hep başkaları annelerini kaybederdi. Ben seni kaybetmeyi hiç düşünmedim. Hele şu son zamanlarda ki paylaşımlarımız daha bir arkadaş, daha bir dostça idi seninle. Nice sırlar paylaştık aramızda kalan ve kalacak olan. Kimilerine kırılmıştın oysa ki, birini bile dillendirmedin. Kimilerini çok sevdin dilinden eksik etmedin.

Ölüm kelimesi çok yavan, çok acı, çok karanlık geliyor bana kullanamıyorum, ne dilim varıyor ne de parmaklarım... Anlamını yüklenmese de yerine kullandığım kelimeler, ısrarlıyım.

Sizleri kaybetmeyi aklıma getirdiğimde sizden önce tanımadığım, duygusal olarak bağlı olmadığım birilerinin gidişi ile tanışmayı düşündüm hep. Ama sen benden önce davranıp bana bu acıyı gidişinle tanıttın.

21 Aralık 2006 sabahı hastaneye gittik güle oynaya, acılarını bir anlığına unutarak. Gidiş geliş zorlamasın diye yatarak kontrollerini yaptırmaktı amacımız. Böylesi daha iyi olacaktı hepimiz için, özelliklede senin için, ama çıkışının bu şekilde olacağı aklımızın ucundan bile geçmemişti giderken. 14 gün yoğun bakımda geçti yarı acılarla, yarı acısız. Genelde uyutulduğun söyleniyordu, solunumda zorlandığın için.

17 Ocak 2007 sabahı aradılar ablaları temsilen Elgin, “hadi gel hep birlikte burada olalım” diyerek. Anlamıştım, hiç beni çağırmamışlardı ki yaptığımız program dışı. Anlamıştım senin gittiğini, inanmadım, inanamadım, konduramadım annem gideceğine. Belki bir süren yatakta geçer sandım, bir süre seninle oluruz sandım ama annem gideceğini hiç sanmadım.

Seni gitmeden bir gün önce, yanına seni görmeye girdim, dayanamayacağımı söyleseler de, engelleseler de beni. Annemdin, acın  dayanılır hal alırdı seni görmemle. Sen canın için savaşırken nefesinde, nefesin bile yetmezken sana, sadece saçlarında gezinirken elim, dilimden düşen kelimelerin hiç birini duymuyordun. Senin yanında kalsaydım eğer daha fazla, o sesiz, sadece sesi kıran makine seslerini benim çığlıklarım, katılarak ağıtım bozacaktı zira anne. Senden özür dileyerek ayrıldım, duymadığın halde beni. Seni görmeden önce senin için hiç olumsuz düşünmezken, o anda belki de annemi bu son görüşüm olacaktı dedim.

Çok çaresizdim anne çok, senin için keşke bir şeyler yapabilseydim. Bir soluk verebilseydim kendimden. Seni istediğin yere götürebilseydim, senin o güzel narin ellerinin tırnaklarını bir bir kesebilseydim, o her zaman ağrısı dinmeyen bacaklarını ovabilseydim. Ve sen “senin elin değince iyi geliyor, hemen geçiyor ağrılarım” diyebilseydin. Seni son bir kez güldürebilseydim anne.

Ama hiçbir şey yapamadım anne, hiçbir şey.

Ne zor bilsen anne. Olmadığını bilmek, seni görememek, sesini duyamamak. Sana sarılıp sımsıkı öpememek. Annem benim, gitmek istiyorsan çabalama git dedim günlerce kendi kendime. Eğer kalacaksan da hadi bir kez daha çabala ve nefesini al, kalk artık dedim. Kendimi hep teselli ettim yazılarımla.

Sen nice acılar çekmiş biri olarak bir kez daha başarabilirsin anne. Her şeyden önce dördümüze hayat vermişsin. Seni tebrik ediyorum anne. Ben birine bile cesaret edemezken! Anne, sen onca çocuğunu da kaybetmişsin bizi yaşam verdiğin kadar. Kalk artık anne.

Onca boğazı o koca tencerelerde en azıyla en lezzetli en bereketli hale dönüştürüp, yoktan var edip, sanki sofralarımız her gün o zenginlikteymiş gibi gösteren sendin anne. Oysa ki senin tadın bulaşırdı o yemeklere. Yiyen bir daha gelip yemek isterlerdi her yaptığın yemeği. Dillere destandı elinden her çıkan iş gibi.

18 Ocak saat on buçuk, işte sen kararını verdin ve gittin anne. Yarın da hep kalacağın yere bırakacağız seni. Ben ölümü ilk seninle tadıyorum. Kötü bir duygu anne. Varsın ama yoksun, bu garip çok garip bir durum anne.

Yıllardır ölümden bahsederdin, ben ölümle alay ederdim. Hiç aklıma gelmezdi seni kaybedeceğim. Tatlı annem, acı çekmedin umarım yatağında. Yeteri kadar acıtıyordu seni her şey. Benim küçük kızımdın sen. Seni koklamak, seninle şakalaşmak ne kadar hoşuma giderdi bilir misin? Sen de çok hoşlanırdın benimle olmaktan. Gezmelere gidecektik anne...

Ne olacak anne onca sevdiğin eşyalar şimdi? Her şeyini şu an senin gidişin için kullanıyoruz. Ölüm için sakladığın yataklara nasıl yatarız biz anne. O yün yataklardan sen de sıkılmıştın biliyorum. Ama sen bu günleri yaşayarak tecrübelerine taşıdın, biliyorsun onun için bu yün yatakları kendi gidişine sakladın.

Olsun, bir süre sonra yaşam kendi seyrine dönecek, yavaş yavaş olanlar unutulacak. Tesellim benimle kırk bir yaşıma kadar beraberliğin olacak. Ben en şanslı insanlardanım anne. Benimle kaldın ya bu yaşıma kadar, teşekkür ederim sana anne. Seninle arabamıza binip gittik ya bir yerlere, gezdik ya seninle, seni istediğin yerlere götürdüm ya anne. Keşke daha sağlıklı günlerde olsaydı da bu imkanlar, daha da tadını çıkarsaydık anne.

Babam seni çok seviyor anne, bunu belki yalnız kaldığınızda biliyordun, sana hissettiriyordu ama, inan seni çok seviyor. Ben babamı böyle ağlarken ilk kez görüyorum anne. Belki de sen onu çok seviyordun da onun son kalp krizine tanık olduktan sonra onu kaybetme acısına dayanamayacağından acele ettin anne.

İnanmıyorum anne, gerçekten inanmıyorum. Gittiğine, gitmiş olacağına... Başın sağ olsun diyorlar, senin için bana. İnanmıyorum. İnanamıyorum, gitmiş olduğuna. Yoğun bakım da yatışın, o kutunun içinde oluşun ve kutu açılıp ta kımıldamadan o bembeyaz mis kokulu kumaşın içinde yatışın. O sessizliği, o donukluğu anlayamıyorum. Yine varsın, yine benimlesin ama benimle konuşmuyorsun, hareket etmiyorsun.

İnanmıyorum, inanasım gelmiyor anne.

Sanki sen hep benimle olacaktın, hiç gitmeyecekmişsin gibi geliyordu. Ne kadar yabancıydım her şeye. İlk kez o ortama senin için giriyordum. Çünkü sen vardın anne, senin beni, benim seni hissedemediğimiz andı o an. Sen ilk kez bana seslenmedin.

Seni kaybedeceğimi hiç aklıma bile getirmezdim. Gerçekten, hiç bir zaman benden ayrılacağın aklıma gelmezdi. Sana çok bağlıydım anne.

Sen bu günler için hazırladın o evi. O kaşık çatal bıçak takımını, o çok beğenip te bakmaya doyamadığın perdelerin sen yokken bile senin için orada asılıydılar anne. Senin sevgin, senin bakmaya doyamadığın perdelerin, seni temsil edercesine orada asılılar anne.

Şimdi ya size uğrayacaktım kendiliğimden, ya da daha önceden belirlemiş olacaktık. Ya da telefon açıp ya bir şey istemiş olacaktın, ya da benim için pişirdiğin çorbayı içmeye gelecektim.

Anne ben inanmıyorum hala.

Benim canım annem. Bugün mü ayrılacaktın bizden?.. İzin verseler evime gidip yalnız yapayalnız kalmak istiyorum anne. Bu dayanılmaz acıyı saklamadan ağlamak istiyorum”.

2 Şubat 2007
YENER BALTA



ACI İLE AĞIT ARASI BİR SES

ACI İLE AĞIT ARASI BİR SES

İş yerinde ki yoğun sesden midir nedir, aslında müziksiz geçmeyen bir anımı, niyeyse eve geldiğimde sesizlik kaplasın istiyorum. Zihnim yoruluyor sanrım, sesizlik istiyorum.

Televizyonun sesine tahammül edemediğim gibi, bir film izlemek için televizyonun karşısına geçtiğimde filimden çok reklam izlemek zorunda kalıyor, film süresi kadar reklam izlettiriyorlar zorla.

Yaygaracı haber sunucuları! Daha çok izlenme kaygısı ile şişirdikleri haber programları. Bazı gazetelerin üçüncü sayfa habelerinden kalır yanı olmayan, haber diye niteledikleri yetmiyormuş gibi, görüntüleri de şişirip duruyorlar tekrar tekrar. Hiç cazip gelmiyor bana. Aklı başında haberi verip geçen kanallar haber almam için yetiyor.

Sesizliği dinlemek de bazen yorucu oluyor. O yalınlığın, o dinginliğin, o yalnızlığın tanımı olan sesizliğin tam ortasını yarıp geçiyor o acı ağıt sesi! Nedir, kimdir, nedendir, bilmiyorum!..

Sokaktan geçen araba sesleri azalıyor akşamın ilerleyen saatlerinde. Zaten çok sesiz bir mahalle burası. Bir gurup göçmenin yerleşim yeriymiş bir zamanlar. Oturduğum ev sokağa bakıyor, gece ile sesizleşiyor tüm sokak. Her gece çöp aracının gelişi hariç. Bir de ramazan ayından yeni çıkmış olmanın sevinci, tüm sesizliği bozan ritimsiz davul sesi. Kamyonetin arkasına binilmiş, en düşük kilometre ile ne kadar sokağı dolaşırsak kardır deyip, geçmişin nostaljisinden eser kalmayan davula vuran tokmak sesi. Tüm sesizliği bir an için bozuyorlar.

Apartmanın giriş katında oturuyorum. Apartmana giren ve çıkanların tüm sesi olduğu gibi içerde. Kapı kapatılırken elleri arkaya dönmediğinden mi nedir, kapının bırakılma gücü ile kapanmasıyla çıkan ses yankılanıyor tüm boşlukta. Basamaklardan iniyorlar mı, çıkıyorlar mı, acelesi mi var, yorgun mu, içinde bulundukları psikolojileri anlaşılıyor atılan adımlarından. Gelenim olmayacak eminim, hiç bir sesi üzerime almıyorum.

Tam tamına üç yıl oldu benim bu eve gelişim. Güneş girmese de, ışık almasa da, ısınmada zorlansam da seviyorum bu evi. Belki de kendime ait oluşundan. Çok şanslı olduğumu da düşünmüyor değilim, bu yaşta bir ev sahibi olmak. “Babam sağolsun” lafı çok doğru burda. Sağolsunlar anam da, babam da, sağlıkla çok yaşasınlar, hayat mücadeleme katkıda bulundukları için. Yoksa bir devlet dairesine bile kapak atamayıp, özel şirketlerde bunca yıl çalışmış, dayanabildiğim kadar zorluklarına dayanmış, çalıştığım sürenin neredeyse yarı yılı kadar boşta kalmakla bu evi asla alamazdım.

Sesizliğimi bozan, tüylerimi diken diken eden, o ne olduğunu anlayamadığım sesin kaynağını çözmüş olsam da bir süre önce, dayanmak, tahammül etmek mümkün değil. Bana ne kadar yorucu gelse de, örtsün diye o sesi, duymayacağım ve dayanabileceğim yükseklikte açıyorum müziğin sesini. Dinlediğim müziğin türünün ne olduğu hiç önemli değil o an için. Yeter ki ses olsun, yeter ki örtsün o dayanılmaz sesi. Acı ile ağıt arası bir ses! Neredeyse her gece. Gecenin sesizliğinde kendini duyuran, gündüzün sesinde kaybolan o ürpertici ses! Bazen ele geçen bir nesnenin herhangi bir şeye vurularak o ürpertici sese eşlik eden tok sesi.

Parkta yürüyüş yaparken tanıştığım bir bayanla sohbet sırasında daha önce benim yan bina da oturduğunu öğrenmem üzerine de sesin kime ve neye ait olduğunu anlamış oluyorum.

Doğuştan özürlü bir çocuğunun çıkardığı acı ağıt olduğunu öğreniyorum. Her ne kadar hala her duyuşumda beni ürpertse de, o sır perdesini aralayan sesin kaynağını öğrenmiş oluyorum.

Benden...
15 EKİM 2006

ÇALI ÇIRPIDA BİR YUMURTA BİR DE BAKTIK Kİ YOK ORTADA

ÇALI ÇIRPIDA BİR YUMURTA BİR DE BAKTIK Kİ YOK ORTADA

"Alma o yumurtayı ordan, lütfen anne. 'Yumurtayı yuvasından alanın yuvası dağılır' diyen sen değil miydin? Lütfen anne söz ver bana, ben gidince de alma olur mu?" desem de o an için engellemiş oluyorum
annemi.

Ama anlamamış; yine almış yuvasından yumurtayı, her bahar olduğu gibi. "Her bahar kiraya mı vereceğim onlara ben balkonu mu?" diyor kızarak annem. Birkaç gün çıkmasa balkonuna; pislikleri, çok konan gübrenin bitkiye zarar vermesi gibi zarar veriyor balkona ve de tüm çevreye, kokusuyla, pireleriyle, görüntüleriyle...

Daha önce birkaç yumurtayı almamıştı; yumurtadan çıkarak büyümelerine izin vermişti… "Kaç kuş büyüttük yeter diyor" haklı olarak. Bütün yaz çıkmamış neredeyse evden dışarı hiç. "Yaşlandık diyor artık, dışarıyla tek bağlantım balkonum."

Yaş ilerlediği için zorunlu haller dışında çıkmıyor pek dışarı. Sıkılıyor koca evde yalnız. Her bahar olduğu gibi hava almak balkona çıkıp hava alamıyor, sıcak havalarda balkona çıkamıyor…

Kendisi de analık duygusunu çok iyi biliyor, dört çocuk büyütmüş kolay mı? Bir de torunları ekledin mi buna sayısı yok yuvadan uçup giden yavrularının, kendi yuvalarını kurmak için...

Ana yüreği dayanmıyor, geliyor ana kuş, bakınıyor çalı çırpısına. Uçup uçup giderek, sonra geri dönerek, tek tek her dalını taşıyıp, derleyip çattığı çalı çırpı yuvasını göremiyor. O küçük beyaz yumurtasını ısıtarak süresi gelince çıkaracaktı kabuğundan.

Kırılmış yumurtadan çıkan sapsarı ince tüylerin arasından görünen pembe derisini gizlemeye çalışacak tüm gövdesiyle yavrusunun, daha bir kabartarak kendisini, ana sıcaklığıyla. Gidecek, yine ucup gelecek, yavrusunun kursağına bırakacağı yemini arayıp bularak.

Nice çözümler arıyor annem, ip geriyor balık ağı misali, gazete kağıtları düğümlüyor iplerin üzerinden. Korkuluk dikmeyi düşünüyor bir ara. "Çocuk kıyafetlerinin içini doldurup, bir de baş yaparım" diyor. "Hasır şapkanı da geçirdim mi tepesine bak bakalım gelecekler mi bir daha" diyor. Sonra kendi söylediğini kendisi çürütüyor, "bu kuşlara bir haller olmuş, bizi bile dinlemiyorlar ki, biz varken bile geliyorlar yüzsüzce balkona" diyor. Hala şivesini değiştiremediği Gaziantep diliyle. "Bunların alayı hırsız ne koysam yiyorlar" diyordu. Tüm ailenin her bayramda bir arada olacağı, bayram arifesinde koli ile aldığı
yumurtaları yer olmadığından balkona koyduğu gazete kağıdı ile paketlenmiş paketi parçalayıp, gagaları ile kırıp yedikleri kaç
yumurtayı heba etmişti o kuşlar. Bayram ikramı diye tek tek özenle sardığı yaprak sarmalarının üzerindeki streci parçalayıp yemişlerdi hep. Memleketten getirttiği nice ceviz ve fıstığını saçalamışlardı kurusun diye serdiği balkonuna.

Apartmanın en üst katında olan dairelerinin yatak odasını havalandırmak için açtığı penceresinden içeri girmişti güvercin bir
keresinde. Annem bir yandan, babam bir yandan pencereden dışarı çıkması için kovalasalar da güvercini, can havliyle çıkmaya çalıştığı odadan kanadını zedelemiş olmalıydı ki bir türlü havalanamıyordu. Annem ve babam hayvanı ürkütmemek için bir gün süreyle pencere açık, odanın kapısı kapalı tutarak güvercin çıkar elbet diye beklemişlerdi. Sonunda yıllardır oturdukları evin kuş sorununa balkon ve pencerelerinin kapatılması ile çözümü bulmuşlardı. Balkonun çevresini
son zamanlara da pek rağbet gören camla kaplatıp, pencerelere de tel taktırarak kendilerini meşgul eden kuş konusunu da kıt kanaat geçindikleri emekli aylıklarının bir kısmını kuşlar için ayırarak kapatmışlardı.

Benden...
3 KASIM 2006

AYRILMAYI BİLMEK

AYRILMAYI BİLMEK

Kadın erkek ilişkisinin en önemli yanlarından birisi de “ayrılmayı bilmek” olmalı.

Nasıl geldiğini anlayamadığımız, bir an da bütün kalbimizi saran sevgi çemberi, sadece sevilen kişiye odaklanmış bir düşünce, tüm yaşantımız yaşadığımız aşk üzerine kurulmuşken. Sevginin ne kadar süreceği henüz bilinmezken, karşılıklı yaşanan aşkın bir süresi var ki o güzelim bir saniyelik ayrılıklara katlanılmazken, bir anda herşey tam tersine dönebiliyor ki, katlanılmaz anlar yerini alıyor. Her ne kadar herkes başlayan bir birlikteliğin bir ömür boyu devam etmesini dilesede.

Birlikteliğin bitmesinin en önemli yanı bu olsa gerek. Belki de kişiliklerimizin en belirgin özelliği burada ortaya çıkmakta. Hani eskiler bir insanı tanımak istiyorsan eğer; ya bir yolculukta, ya bir yemekte, ya da içki masasında anlarsın derler. Sanırım bu tanımlamalara ayrılığı da eklememiz yanlış bir karar olmaz. İnsanlar kişiliklerini saklayamadıkları, gizlenmiş bencilliklerini, yapmacık kibarlıklarını burada daha bir ele verirler. En objektif gözlemdir bu. Kadın olsun, erkek olsun bir insanın niteliklerini, yetişme biçimini, davranışlarını, yapısını, olgunluk derecesini anlamak istiyorsak, onun “ayrılırken nasıl davrandığını” görmek yeterlidir.

Bitme noktasına gelmiş bir arkadaşlık, heyecanı ucup gitimiş bir aşk, tükenmiş bir evlilik “ayrılık” aşamasına gelince kişilerin nasıl davrandığı önem kazanır.

Topluma karşı verilecek bir hesap yoktur ortada. En önemli hesaplaşma kendimizledir. Kendimizi haklı çıkarmaya çalışmadan, kendimizi aldatmadan, kendimizi yanıltmadan, dürüstçe hesaplaşabilmek. Bunu birey olarak yapabilmek için kendi kimliğimizi bulmuş olmak, kadın-erkek ilişkisini çıkar ilişkisine oturtmadan, kendi kararlarımızı verebilmek, daha da önemlisi bu kararları taşıyabilmek. Belki başka şeyler de var ama en önemlisi kendimizle hesaplaşmak böyle zamanlarda önem kazanıyor.

Yapılması ya da dikkat edilmesi gereken diğer şey de karşımızdaki ayrılmayı düşündüğümüz kişidir. Biten yanları ona fatura etmeden, biten ilişkinin yıpranışını ille de o insanda aramadan.

Yaşanmış ortak güzellikleri çamura bulamadan ayrılmayı başarabilmek, belki de insan hayatının en önemli davranışlarından biri olsa gerek.

Ayrılmakta olan kişilerin “kendilerine ve birbirlerine” vermeleri gereken hesaptan başka borçları yoktur. Hele topluma verecekleri hesapları hiç yoktur. Bunu bilmemek, insan ilişkileri için umut kırıcı. “Doğru ayrılmayı bilmemek” sevgiyi bilmemek, değeri bilmemek, insanı bilmemek belki de.

Oysa toplumumuzda yaşanan “ayrılık olgusu” bu değerlendirmeden çok uzak. İnsanımız önce “topluma hesap vermek”le yükümlü olduğunu sanıyor. Belki de böyle öğrenmiş, böyle görmüş, böyle yapmakla birşeylere tutunmaya çalışıyor.

Erdal Atabek, Kırmızı Işıkta Yürümek, Altın Kitaplar, Sayfa 173

YABANCIYIZ, HATTA KENDİMİZE BİLE!

YABANCIYIZ, HATTA KENDİMİZE BİLE!

Yakınlığın anlamı kendimizi bir yabancının önünde açığa vurmamızdır. Hepimiz birbirimize yabancıyız, hatta kendimize bile. Hiç birimiz, kim olduğumuzu bile bilmiyoruz.

Yakınlık bizi bir yabancıyla yan yana getirir. Bütün savunmaları bırakmamız gerekir ancak o zaman mümkündür yakınlık.

Korkuyoruz; eğer savunmaları, maskeleri bırakırsak; “kim bilir o yabancı bize ne yapacak” düşüncesinden de kurtulmuş oluruz. Bin bir türlü şey saklıyoruz; sadece başkalarından değil, kendimizden de saklıyoruz çoğu şeyimizi. Çünkü her türlü baskı, çekingenlik ve tabuylarla yetiştiriliyoruz.

Korkuyoruz; karşımızda ki yabancıyla aramızda biraz savunma, biraz mesafe tutmak bize kendimizi daha güvenli hissettiriyor. Ya benim zaaflarımı, kırılganlığımı, incinebilirliğimi bana karşı kullanırsa? O insanla otuz - kırk yıl birlikte yaşamış olsak bile fark etmiyor, yabancılığı hiç kaldıramıyoruz ortadan.

Hepimiz yakınlıktan korkuyoruz.

Bu karmaşık bir sorun, çünkü hepimiz yakınlık istiyoruz. Hepimiz yakınlık istiyoruz, aksi halde bu evrende yapayalnızız; arkadaşsız, sevgilisiz, güvenip yaralarını açabileceğimiz hiç kimse olmadan. Yaralar da açılmazlarsa asla iyileşemezler. Gizlendikçe daha tehlikeli olur, kansere dönüşürler.

Yakınlık temel bir ihtiyaç; hepimiz onun özlemini çekiyoruz. Bir taraftan karşımızda ki insanın bize yakın olmasını, savunmaları bırakmasını, kırılganlığını ve yaralarını göstermesini, maskelerini ve sahte kimliğini bırakıp çıplak kalmasını istiyoruz. Öbür taraftan da yakınlıktan korkuyoruz; yakın olmak istiyoruz ama kendi savunmalarımızı bırakmıyoruz.

Dostlar, sevgililer arasındaki çelişkilerden biri bu: Hiç birimiz savunmayı bırakıp çıplak ve içten olmak istemiyoruz ama hepimiz yakınlık istiyoruz.

OSHO, Yakınlık, 1. Basım, Önsöz

SIRADAN OL

SIRADAN OL

Sıradan ol; olağandışı olursun. Olağandışı olmaya çalış; sıradan olursun.

Herkes olağandışı olmak istiyor. Egonun arayışı bu “özel biri olmak” eşsiz, karşılaştırılamaz biri olmak. Farklı olmaya ne kadar çabalarsan o kadar sıradan görünürsün; çünkü herkes olağandışılık peşindedir. O kadar sıradan bir arzudur bu. Eğer sıradan olursan, bu sıradan olma arayışı olağandışı olur; çünkü birinin sadece bir hiç kimse olmak istemesine çok az rastlanır.

Bu bir şekilde gerçekten olağandışıdır çünkü kimse onu istemez. Sıradan olduğunda olağandışı olursun ve elbette birden, hiç aramazken eşsiz olduğunu keşfedersin.

Aslında herkes eşsizdir. Sürekli hedefler peşinde koşmayı bir an bırakabilsen eşsiz olduğunu anlarsın. Bu keşfedilecek birşey değildir; zaten vardır. Var olmak eşsiz olmaktır. Olmanın başka bir yolu yoktur.

Aynı şeyden iki tane var olmaz. Olağandışı olma arzusu çok sıradandır çünkü herkeste vardır bu. Sıradan olacak kadar anlayışlı olmak çok olağan dışıdır çünkü çok ender olur bu.

Zaten eşsizken nasıl daha eşsiz olabilirsin? Eşsizlik zaten orada; onu keşfetmen gerekiyor. Onu icat etmen gerekmiyor; o zaten senin içinde. Onu varoluşa açman gerekiyor o kadar. O senin varlığın, varlığının özü.

Ama öyle hızlı koşuyorsun, başarmak için öyle bir acelen var ki onu kaçırıyorsun.

Bazen bu gözlük kullanan insanlarda olur. Gözlük gözündedir ama gözlügünü arar. Acelesi vardır, aceleyle her yeri arar ve gözlüğün gözünde olduğunu tümüyle unutmuştur. İnsan paniğe kapılabilir. Hayatında böyle deneyimler olmuştur; arayışın yüzünden öyle bir paniğe kapılırsın, öyle endişelenip huzursuz olursun ki görüşün bulanır, gözünün önünde olan şeyi göremezsin.

Eşsizliği aramaya ihtiyacın yok; zaten eşsizsin. Bir şeyi daha eşsiz yapmanın yolu yoktur. İnsan bunu ancak sıradan olmaya hazır olduğunda anlar.

OSHO, Yakınlık, Owo Yayınları

BİR ANLIK KARE

BİR ANLIK KARE

Hiç unutamamış, gördüğü gün sonrasında uzun bir süre aklından çıkmamıştı. Hatta o gece uyku bile tutmamıştı.

Orada bulunan herkes, sanki daha önce hiç görmedikleri bir şeyi görümüş büyülenmiş gibiydiler. Baktıkları şey için yorum bile yapıyorlardı.

Odaya girdiğinde çember oluşturmuş, atılan bir gol sonrasında kafa kafaya vermiş golün sevincini yaşayan futbolcular gibi çoşku içindeydiler. O’nu gördüklerinde, daha bir kapandılar üzerine, ondan gizlemeye çalıtıkları şeyin. Göstermediler, ayrıldılar birbirlerinden.

Karakterinin henüz oluşmadığı, kişiliğinin oluşma aşamasında zorlandığı herşeyinden belli olan Ramazan’da kalmıştı saklanan şey her ne ise.

Daha da dikkatini çekmek için, daha bir cazip hale getirmek için elinden geleni yapıyor, bir yandan da göstermemek için direniyor, her konuşmasında vücut dilini olabildiğince ön plana çıkarttığı yetmiyormuş gibi, ağızından çevreye saçtığı tükürüklerle daha bir sevimsizleşiyordu.

Bulunduğu işyerinde sorumlu olabileceği bir işi bile olmayan, “hamili kart yakinimdir” edası ile işe alındığı, “ne iş olsa yaparım abi” tavrıyla, işe giren herkesin sıkı elemelerden geçtiği insan kaynaklarından ancak göz yumularak geçtiği her halinden belliydi.

Merak içindeydi, merakını yenmek istiyordu, açık saçık bir kadın fotoğrafı olabilir mi diye aklından geçirdi. Öyle bir şeye cesaret edemezdi, sonuçta o’ da bir kadındı. Uygun düşmezdi. Tavrı iyice sinirine dokunmuştu. Vaz geçti. Çalışma masasına döndü.

Ramazan bu; kafaya koymuştu. Eninde sonunda sakladığı şeyi gösterecekti. Uğraştığı bir işi olmadığı gibi, işi ile uğraşanlarla uğraşmayı kendine iş edinmişti.

Üzerine üzerine gitti. “Hayır görmek istemiyorum” dese de Ramazan ısrar ediyordu. Diğer odaya çağırdı. “Dayanamaya bilirsin” dedi. “Pişman olabilirsin, ben karışmam ona göre” diyerek pantolonunun arka cebinden kartı çıkardı. Bir fotoğraftı, yanına sokuldu ve...

Bir anlık görmek bile beynine kazımıştı görüntüyü. Gözlerini sımsıkı kapadı, o görüntüyü bir kez daha görmeye cesareti yoktu. Midesi ağzına geldi. Hiç birşey diyemiyor, haraket bile edemiyordu. Fotoğraf makinesi ile böyle bir karenin çekileceği hiç aklına gelmezdi. Ağzından sadece “korkunç” kelimesi çıktı ve gözleri dolu dolu oradan uzaklaştı.

Ramazan askerliğini yeni bitirmişti. Yaşadıklarını henüz üzerinden atamamış, psikolojisi için de uzmandan destek alıyordu. Belki de haklıydı, ölmemek için öldürmüştü. Öldürmek için bir kurşun, belki ikinci bir kurşun gerekecekti. Sıkılan kurşunun haddihesabı yoktu, atış talimde ki hedef tahtasından farksızdı. Delik deşik bile değil, oyuk oyuktu. Kolları bacakları gövdeden itibaren yoktu.

Estetikten uzak Rönesans heykelleri gibi cansız bedeni yerde, kim olduğu anlaşılamacak derecede yanmış bir kadın vardı görüntüde. O’nu daha da üzen, ölmek için öldürmemin ötesinde, görüntülenmesiydi. Hele hele buralara gelip göstermesiydi.


Benden…
3 Eylül 2006

BİR DEMET SEVGİ

BİR DEMET SEVGİ

Görür görmez durdu, sağına soluna bakındı, çevrede kimse yoktu. Bankın üzerinde öylece taptaze duruyordu, tüm canlılığı ve renkleriyle. İzlenecek bir manzara bile yoktu, gökyüzünün maviliğini yansıtan ne bir su, ne de yeşilin bin bir tonunu oluşturan bir park.

Caddeye bakan banklar amaçsızca tek sıra halinde yola paralel dizilmişti. Yürüyüş yolu bile değildi, ama banklar konmuştu oturulsun, bir soluk alınsın diye.

Araçların yoldan geçişleri ona kara sinek sürülerinin geride bıraktığı çirkinliği hissettirdi bir anda. İçi almıyordu orada oturmaya.

Görmek onu durdurmaya yetmişti. Uzandı, eğildi, elini uzatmakla uzatmamak arası bir kararsızlıkta geri çekti. Ne çok şey geçmişti aklından bir anda. Sanki birilerine bir mesaj iletiliyordu. Ya da kabullenilmemiş bir sevginin "hayır" ifadesi miydi? Belki de biten bir aşkın özür demetiydi bırakılan. Belki unutulmuştur diye düşündü. Tam bana ne ki diye düşünürken çevrede
hastanelerin olduğunu fark edip, umut dolu bir duygu ile alınmış olup, amansız bir hastalığa yakalanan birilerini görmeye gelip de görememek miydi?

Tüm sıraladıklarını bir anda aklından sildi. Ne kadar heyecanlanmıştı, her şeyin ilkiydi o anda yaşadığı. Uzun siyah saçları omuzlarından dökülürken, kara gözleri gözlerinin akıyla inatlaşırken, gözleri gözlerine deydiği anda
kilitleniyordu bakışları.

Okuldan dönüyordu, üzerinde ki siyah önlüğü onu daha bir asi gösteriyordu, yakışıyordu da. Belki de onun bu inadı idi beni çeken diye düşündü. Bir kez görebilmek, söze dökebilmekti tek istediği. Bir kez daha konuşabilse sanki kabul edecek gibi geliyordu. Kaç kez geçmişti onların sokağından. İşte şimdi karşısındaydı. Kalbi tüm hızı ile çarpmaya başladı, duracak gibi oldu bir an. Tüm bedeni ateşler içindeydi. Diyemedi. Onun için hissettiklerini bir sonra ki heyecanlı rastlaşmaya bıraktı istemeden.

Bankın üzerindeki renk cümbüşü kendi geçmişine götürdü bir anda. Çalan korna ve ani firen sesi çocuğu için alacağı kitabı aklına getirdi. Bir türlü bitmiyordu yol, yürümek bu karmaşada yorucu gelmiş, ulaşımın daha sonra rahatlaması için kapatılan yollar ve yağan yağmurla birlikte çekilmez bir hal almıştı.

Kalp kırmak kolaydı, bir düşüncesizlik yapmıştı ve özür dilemek için bile bir fırsat tanımamıştı. Fırsat kaç kez yakalanırdı ki! Aklından atamamıştı. Çoğu şey onu hala hatırlatabiliyordu. Aradan yıllar geçmiş, ona olan sevgisi evliliğe dönüşecekken nedensiz, anlamsız bir sebepten görüşemez olmuşlardı.

Ailesi ile birlikte sevdiği insanın evine gitmek için hazırlanmış, özel günler için sakladığı kıyafetlerini giymişti. Çok sevdiği çiçeklerden kocaman bir demet yaptırmış, giderken bir kutu çikolata ile formaliteyi yerine getirmişti. Ailelerin tanışması o kadar da önemli değildi onlar için, onlar birlikte olsunlardı yeterdi. Bir çatı altında her anları birlikte geçsin yeterdi.

Aileler iki sevgilinin sevgisini tek sevgiye dönüşmesi için engel olmuştu. Kuralları yıkamamış, değerleri çiğneyememişti, bir türlü yapamamıştı işte. Çiçek kabul görmemiş, vazoya bile konup odaya getirilmemişti.

Camlarda biriken su damlacıkları gibi gözlerinde biriken göz yaşlarını içine akıtarak, geçmişin hatırlanması o anı çıkmaza dönüştürmekten başka bir şey değildi.

Benden...
2 EKİM 2006

BAĞIMSIZLIK KORKUSU

BAĞIMSIZLIK KORKUSU

“Yalnız olmaktan nefret ediyorum. Keseli hayvanlar gibi bir başkasının derisinin altında yaşamak isterdim. Emniyette olmayı, sıcak, bakılıp gözetiliyor olmayı, havadan, hatta yaşamdan daha çok istiyorum.”

Yukarıda ki paragraf ‘Sindrella Kompleksi” adlı kitaptan alıntıdır. Severek sayfalarını karıştırdığım, aldığım notları geri dönerek tekrar tekrar okuduğum kitaplar arasındadır.

Belki de bağımsız olabilmek, kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmesinin ne derece zor olduğu toplumumuzda en çok üzerinde durulması gereken konulardan birisi... Bağımlı olmakan korkacağımız yerde bağımsız olmaktan korkar durumdayız, ne acı!

Çünkü iş bağımsızlığa gelince, “Gerçekten kendi ayaklarımızın üstünde durduğumuz zaman, kadınlıktan uzaklaşacağımızdan, sevgisiz, sevimsiz, çaresiz kalacağımızdan korkuyoruz. Belli bir yaşa kadar ana-babamıza bağımlı yaşarken, onların sorumluluğundan çıkar çıkmaz kocanın sorumluluğu altına girerek hayat boyu birilerine bağımlı halde yaşar buluyoruz kendimizi.

Bunun için de başkalarını suçlamanın ötesine pek geçemiyoruz. Ama “Onları” suçlayarak ya da dizimizi döverek özgürleşemeyiz. Özgüven eksikliğimizden, bağımsız olabilmenin gerçek gücünün bir kadına daha da güç katacağını bildiklerinden ya da bilmediklerinden midir nedir, ondan da yoksun bırakılarak yetiştiriliyoruz.

Kendimizde varolan gücümüzden korkar hale gelerek bağımsız olabilmek için bir çaba sarfetmeden, içinde bulunduğumuz çıkmazdan yakınır dururuz. İliklerimizi donduran bağımsızlık korkumuzu gizler dururuz.

Bağımsızlık, başkalarının bize bahşedebileceği bir armağan değildir. Bu gücün kendimizde olduğunu hissederek, gücümüze güç katarak adım atmalıyız. Ama değil uygulamak, düşünmesi bile korku veren bir mücadele haline geliyor bazen. Herşeyden elimizi ayağımızı çekip, mutlu olmayan evlilikleri, çalışabileceğimiz bir işi yapamamak korkusu ile başlamadan vazgeçtiğimiz, “ne derler” diyerek çevrenin etkisini ve baskısını üzerimizde hissederek düşünce aşamasında vazgeçer oluruz.

Her şeyden “onları” sorumlu tutmaktan vazgeçemediğimiz, kendi sorumluluğumuzu üstlenmediğimiz ve bu sorumluluğun sonuçlarını göze almadığımız sürece özgürleşemeyiz.

Öğrendiğim bir şey varsa o da, özgürlüğün ve bağımsızlığın, başkalarından (genelde toplumdan, ya da erkeklerden) alınamayacağı! Sadece yoğun emekler sonucu içeriden geliştirilebileceğidir. Buna ulaşmak için, kendimizi emniyette hissetmek amacıyla kelepçe gibi kullandığımız her türlü bağımlılıktan vazgeçmek zorundayız.

Yine de bu alışveriş o kadar tehlikeli değil. Kendine inanan kadın, yetenekleri dışındaki şeyere ilişkin boş hayallerle kendini aptal yerine koymak zorunda değil. Aynı zamanda, usta ve hazırlıklı olduğu işlerle karşılaşınca geri de çekilmeyecektir.

Böyle bir kadın gerçekçidir, ayakları yere basar, kendini sever. Sonunda, başkalarını sevmekte de özgürdür, çünkü kişi kendini sevmektedir.

Bütün bunlar, özgürlüğe uyanan kadının bir özelliğidir. Kendini bilen her kadına, “benim” diyebilmesi için, kendinde o cesareti bulamayan bütün kadınların bir adım atması için, bir şeylerin kendilerini tetiklemelerini beklemeden bir rehber oluşturur umarım bu yazım.

Benden…
1 EYLÜL 2006

GRAFİK TASARIMI

GRAFİK TASARIMI

Renklerin, şekillerin ve harflerin bir araya gelipte, bir de fotoğrafı koydun mu içlerine, ne nereye uygun gider diye belirlenmiş bir alan içinde tasarlayıp uygulayınca bunun adına “grafik tasarımı” deniyor. Bir de bunları bir araya getirecek bir konu olmalı ki, kimi zaman bir fikir ile ifade edilebilsin, kimi zaman da verilen bilgileri en net, en anlaşılır, en çarpıcı şekilde anlatılabilsin.

Grafik tasarımı günlük hayatımızda o kadar etkin ki, bir ürünü almak, onu satmak, bilgilenmek, yönlendirmek, hatta hatta eğitmek konusunda bile ilk planda yer almaktadır. Her an elimizin altında kullandığımız ya da tükettiğimiz birçok şey grafik tasarımı ürünüdür.


Grafik Sanatı aslında bir sanat dalı. Ama çoğu insan bunun sanat olduğunu bilmiyor. Bir yaratım süreci, bir ifade biçimi olduğunu azımsayarak her bilgisayarın başına oturup, var olan programları kullanabilyorsa, herkes tasarımcı oluyor. Kimileri “benim grafikçim” diyor, kimisi”grafiker” diyor, kimileri “bilgisayarcı” diyerek isimler yakıştırıyor, grafik tasarımı uygulayan kişinin adına. Olması gereken “grafik tasarımcı” ya da “grafik sanatçısı” tabi grafik sanatı adına ürünler verdiyse.

En büyük haksızlığı bir üniversiteye kapak atmak için uğraşıp, sonuçta bir yerlere giremeyen çoğu sanata yatkın olmayan gençlerin bir tanıdık yardımı ile bir fakülteye kapak atması oluyor. Ama ben buna inanmıyorum, inanasım gelmiyor. Sadece duyduklarım. Çünkü insan sırf bir diploma uğruna sevmediği, beceremediği bir bölümü, kendine meslek edinmemeli.

Günümüzde pek de bilinmemekte grafik tasarımı. Yeni tanıştığınız biri ile “mesleğiniz nedir” diye sorulduğunda, “grafik tasarımcıyım” dedikten sonra, soru işaretleri ile bakıldığından bir açıklama gereği duyuluyor. Basılı işlerin ön hazırlığı diye genel bir tanımlama yeterli gelmediğinden, en açıklayıcı biçime geçerek “afiş, kartvizit, broşür gibi basılı işlerin tasarımı” örneklemesi daha anlaşılır kılıyor bu mesleği.

Olabildiğince keyifli mesleklerden biri. İçerisinde yaratım var, bir konuyu görsele dönüştürmek var, bir fikri afişe, bir konuyu tek bir şekille ifade etmek var... Sanatı biçimlendirilen bir konu ile ifade etmek ve karşılığında geçim kaynağınız olan parayı almak, biraz uzakaştırıyor sanattan bence. Çünkü piyasada yapılan grafik tasarımı sadece ihtiyaca yönelik oluyor. Zaten her zaman geç kalındığı için işi talep eden taraf hep, “çok acele” ibaresi ile getirdiğinden belli bir tasarım süresi konmadan ilk olabilirliği düşünülerek, belki esinlenme adına daha önce yapılan birkaç çalışmayı kopyeleyerek ortaya kısıtlı zamanda işi çıkarabilmek, grafik tasarımını aslından çıkarıyor.

Onaltı yıllık meslek hayatımda, severek ve çok isteyerek seçtiğim grafik tasarımcılığı farklı iş yerlerinde uyguladım. Şu anda bu kadar süre sonunda bilinçli ve başarı ile bu mesleği yaptığımı düşündüğümden ve geçen süreyi de dikkate alarak en olgun dönemin içerisinde olduğumu düşünüyorum.

En büyük zevki uyguladığım tasarımda başkalarının beğenisinden çok kendi beğendiğimde alabiliyorum. Eğer “tamam” diyebiliyorsam yaptığım tasarımdan haz alabiliyorum. Kaç meslekte vardır ki bu yaptığın işte haz almak. Şanslı mesleklerden biri olarak niteliyorum.

En yorucu kısmı her hangi bir işin müsteri tarafından biz grafik tasarımcılara aktarılırken yaşıyoruz. Kimi müşteriler, bir işi istiyorlar ama (bu afiş olsun, broşür olsun) bizim orada neyi vurgulayacağımızı bilmiyorlar. Biraz da müşterileri bilinçlendirmek gerekiyor. Sadece ne yaptıracağına karar vermeleri yetiyor onlara. Bu da yapılan işi çıkmaza sürüklüyor.

Dileğim bildiklerimi bilmek isteyenlere aktarmak bundan sonra... Kendim için de işin sanat boyutuna geçmek dileğim.

Benden...
19 HAZİRAN 2006

BABAMA,

BABAMA,

Çok düşündüm. Babama ne armağan verebilirim diye. Sen dünyadaki her şeye sahip olduğun için sana verebileceğim bir armağan henüz bulamadım. Çünkü sen hiç kimsenin sahip olamayacağı en güzel şeye sahipsin!..

Bu bir kitap olabilir mi? Hayır. Ben senin okuyabileceğin kitabın kararını veremem. Çünkü sen herkesin okuyabileceği kitapları yazıyorsun. Belki bir yelek, bir hırka, ama zaten sana bunları istediğimde armağan olarak verebiliyorum, özelliği olmalı diyorum babama verebileceğim armağanın. Sonunda buluyorum.

Son birkaç aydır öykülerim dergide yayınlanıyor. En büyük desteği ve yersiz olmadığını bildiğim övgünü aldığım için, yazabildiğimi düşünerek sana da bu yazıyı armağan ediyorum. Hem de bu sanal ortamdan yollayarak iletmek istiyorum. Biliyorum ki postacıyı beklemeden elektronik ortamda "gelen postaları" her sabah ilk iş olarak gözden geçiriyorsun. 

Sana en güzel armağan, senin beni senin yolunda ilerlerken izlemen olur ancak. Yanlışıyla, doğrusuyla... Şimdiye kadar yanlışlarımla, doğrularımla her zaman beni destekleyen ve yanımda olan oldun. Senin onaylamadığın yanlışları bile bana öyle güzel ilettin ki, yanlışlarımın arkasında durabilmeyi öğrettin. Kırdığın bir günü hatırlamam çok zor, çünkü sen hiç kırmadın beni, ben seni kırdığım halde.

Hayatım boyunca yaşamımı etkileyecek kararımı alırken bile beni bir sözünle uyardın, "ama sen sevdiysen biz de severiz" diyerek aldığım kararı uygulamamam için karşı durmadın. Ama ben gençliğin verdiği heyecan ve gözü karalıkla, kendi doğrularımı doğru bilerek attığım adımla, yıllar sonra aldığım kararın ne kadar yanlış olduğunu anlamış olsam da... Bunu şimdi daha iyi anlıyorum! Ama hayat bu sanırım. Herkes kendi yanlışları ve doğrularıyla yaşamayı tercih ediyor her nedense. Tıpkı benim yaptığım gibi.

Senin yolunu izlemekle ne kadar doğru bir karar verdiğimi şu an yaşadığım küçük problemi seninle paylaşırken bile, "sabret kızım bak göreceksin, kokusu çok yakında çıkar" diyerek sabırla bekleyip de dediğin gibi sonuçlanması, senin doğruları görebilmen konusunda bana örnek olmanı bir kez daha kanıtladı. 

Kendimi bilgi ile doldurmaya çalışıyorum ama, bunda da çok yavaşım biliyorum. Senin gibi olmayı çok isterim ama bunun için çok çalışmam gerektiğini biliyorum. Hatırlıyorum da yılmadan, yorulmadan çalıştığın günleri. Bizlerin yükü ile birgün olsun o disiplinini bozmadan, sapmadan sürdürdüğünü. Onca yaşam mücadelesi verip bu günlere gelebilmenin yolunu en yakından izleyenin olarak ne kadar mücadeleler verdiğini iyi bilirim.

Bizlere olan sevgini öyle güzel ilettin ki, bir kez olsun bize olan sevginde eksiklik hissetmedik. En ufak başarılarımızı en büyük başarılar kadar destekleyip, bize cesaret verdin her konuda. Başarısızlıklarımız karşısında hiçbir zaman kızmadın, darılmadın, kırmadın. Nasıl düzeltme yoluna gidebiliriz onu öğrettin. 

Senin kızın olmaktan her zaman gurur duyuyorum. Bunu senin bana koyduğun "Babasının Kızı" ismini de, senin bana olan armağanın olarak kabul ediyorum. Bu ismi de "Balta" kadar kabullenip benimsiyorum. Bu yaşımda bile seni çok sevdiğimi söylemekten büyük mutluluk duyuyorum.

İyi ki senin kızın olarak dünyaya gelmişim, iyi ki senin gibi bir babanın kızı olmuşum. Benim sana bulamayıp da veremediğim armağanı sen bana veriyorsun babacığım.

Bana, ben olmayı öğrettiğin için teşekkür ederim.

Babasının Kızı
12 HAZİRAN 2006

FARKINDALIĞIN FARKINDA MIYIZ?

FARKINDALIĞIN FARKINDA MIYIZ?

Hepimizde bir bilinçsizlik hakim. Hepimiz sefil durumdayız çünkü ne yaptığımızın, ne hissettiğimizin, ne düşündüğümüzün farkına varamıyoruz. Kendimizin farkında olmadığımız için de her an kendimizle ve çevremizle çatışma halindeyiz. Eylemlerimiz bir yöne giderken, düşüncelerimiz bir yöne, hislerimiz ise bambaşka bir yöne gidiyor. Uyum içerisinde bir bütün olamıyoruz. Sürekli bölünüyor ve sürekli parçalar haline ayrılıyoruz.

En büyük sefaletimiz bu olsa gerek. Bütünlüğümüzü ve birlikteliğimizi yitiriyoruz. Yaşadığımız hayatta farkına varamadığımız sürece yaşantımız perişan bir hal alıyor, trajik oluyor, taşınması gün geçtikçe ağırlaşan bir yük halini alıyor. Istırap dolu günler yaşıyoruz. Bu ıstırabı azaltmak için de farklı çıkışlar yollar arıyoruz. Ama çözümün kendimizde olduğunun farkına varmadan, kendimizi daha da çıkmaza sokarak çözümler arıyoruz.

“Ben sana bir ahlak dersi vermiyorum. Bu doğru, bu yanlış, bu ahlaklı, bu ahlaklı değil” demiyorum. Bunların hepsi çocukçadır.
Ben sana çok basit bir kriter veriyorum: “FARKINDALIK” *

Eğer farkındayken bir şeyi yapıyorsak her ne ise doğru yapıyoruzdur. Farkında olarak yanlış bir şey yapmak imkansız gibidir.

Eğer farkındalık olmadan bir eylemde bulunuyorsak o sadece bir gösteriş ya da iki yüzlülüktür, başka birşey değil. O tür davranışlar bizi doğallıktan uzaklaştırır, yapmacık hale getirir. İnsanı özgür kılmaz, tutsak eder.

İlk adımı kendi bedenimizi izleyerek atabiliriz. Her hareketimize, her mimiğe dikkat kesildiğimizde, önceden yaptığımız çoğu şeyi yapmamamaya başlarız. Tüm bedenimizde bir rahatlama, bir gevşeme ve huzur hissederiz.

İkinci adım da düşüncelerimiz olmalıdır. Düşüncelerimiz bedenimizden daha zor fark edilir ve daha tehlikelidir. Zihnimizde ki tüm düşünceler iyi ya da kötü bizi etkiler, hayatımız olarak bizle var olur.

Bedenimiz ve zihnimiz huzurlu olduğunda her ikisinin bir bütün olduğunu, birbirleriyle uyum içerisinde olduklarını farkederiz.
Üçüncü adım ise, duygularımız, hislerimiz ve ruh hallerimizin farkına varmaktır ve gittikçe daha da zorlaşmaktadır.

Bu üç adımın bütünlüğü ise tek bir olguda toplanır. Dördüncü adım olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Herşeyin farkına varmış bir insan haline sokar, kişi kendi farkındalığının farkına varır. Sonsuz mutluluk bu dört adımın sonucunda gerçekleşir.

“Beden zevki bilir, zihin hoşnutluğu bilir, kalp coşkuyu bilir ve kişi sonsuz mutluluğu bilir. Sonsuz mutluluk amaçtır ve farkındalık da ona doğru giden yoldur.” *

* OSHO (Farkındalık, Türkçeye Çeviren: Amrit Sangeet, Ovvo Basım Yayın ve Tanıtım Hizmetleri Tic. Ltd. Şti.)

Benden...
9 HAZİRAN 2006

1 Ekim 2007 Pazartesi

POLİTİKA GÜÇ ARZUSUDUR

POLİTİKA GÜÇ ARZUSUDUR

Bana soruyorlar “ne zaman politika hakkında yazacaksınız” diye. Bunun cevabı hiçbir zaman. Çünkü herkesin bildiği ve çoğumuzun farkına bile varamadığı politikayı kastettiklerinden emin olduğum için ilgi alanım değil. Kastedilen politika sınıflandırması için yaşanılan olayları daha derinden takip etmeliyim ki, politika yapanların üzerine kendi yorumlarımı yazabileyim. Ama dediğim gibi politika hiç mi hiç ilgimi çekmemekte. Belki şu soru akla gelebilir, seni yönetenlere neden bu kadar ilgisizsin diye. Bana gereken kadarını bildiğimi düşünüp, o konu üzerinde yazılması gerekenleri benden daha bilgili ve ilgili kişilerin yorumlarına bırakıyorum.

Politika için burada çok severek okuduğum “OSHO”nun kitaplaştırılmış söyleşilerinden politika için düşüncelerine birkaç paragraf alarak yeri geldiğince yer vereceğim.

Bu düşüncelere tamamen katıldığım için de politikacıları ve politikayı bu şekilde düşündüğüm sürece benim dışımda gelişecektir. Kendi yaşantım çerçevesinde de politikaya yer vermediğim sürece kendimi başarılı hissedeceğim. Zira politika benden çok uzakta.

“Siyaset dünyası temelde içgüdüsel seviyededir. Orman yasalarına aittir. Güçlü olan haklıdır. Politika neredeyse tek bir matematiksel formüle indirgenebilir: Politika güç arzusudur.”

Politka aslında bizim bildiğimiz siyasetle kısıtlı kalmayıp, ne zaman birileri diğeri üzerinde güç gösterisi yapıyorsa orada politika vardır. Yani meydanlarda gövde gösteri yapan politikacılar, ülkeyi yöneten liderler, parti yöneticilerinin yaptıkları ile dar bir çerçevede kalmıyor. O kadar yakın ki bize yaşantımızda heran politika ile iç içe yaşıyoruz.

Politika aslında anlaşılandan daha kapsamlıdır. Erkekler tarih boyunca kadınlar üzerinde bir politik strateji uygulamış ve kadınların erkeklerden daha düşük seviyede olduğunu söylemişler. Kadınlar bu konuda ikna olmuşa benziyor ki erkeklerin kendi koydukları kuralları bir güç gösterisi olarak kabul ettikleri yetmiyormuş gibi bir de kadınlara kabul ettirmişler.

“Kadınlar ne erkeklerden düşüktür, ne de onlardan üstündür. Onlar insanlığın tamamen farklı iki kategorisidir, kıyaslanamazlar. Onları kıyaslama düşüncesi bile aptalcadır ve kıyaslamaya başladığın zaman, işin içinden çıkamazsın.”

Dünyanın neresine gidersek gidelim, kadınlar her zaman erkeklerin yanında ikinci sınıf insan uygulaması görmektedir. Eğer kadın ve erkek eşit olsa idi ne olurdu, bence erkekler kendilerinin var olan güç duygularını kadınlar üzerinde gösteremediğinden kendi içlerinde daha bir çatışacaklardı. Sanırım doğalarında var!.. Kadınlar erkeklerden sadece kas gücü olarak zayıflar, onun dışında bir fark yok ortada. Bir de erkeklerin kendilerince koydukları farklılıklarla; kadınların kısa boylu ve daha zayıf olmaları, erkekler tarafından engellenerek her konuda başarı gösterememeleri. Kadına istenilerek verilen tek sorumluluk ev kadınlığı. Kadının üstlendiği hiç bir görevi erkek üstlenemez. Ev işi ile ilgilenemez, bebeğe bakamaz, erkekler erkek olarak kendileri ile ilgilenemez... Yapsa da çok kısa bir süre sonra herşeyi akışına bırakır, sorumluluğu üstlenemez.

“Sorumluluk her zaman daha üst düzeyde olanda bulunur.”

Kadınlar bu kadar bastırıldığı halde her konuda erkeklerden daha güçlüler. Ve erkekler bunu daha çok başında fark ettikleri için, en başından kadınları engellemişler.

“Kadınların daha çok sorunu var. Kendi sorunları ve erkeklerin onlar için yarattığı sorunlar.”

“Birinin devlet, hükümet ve benzeri şeylerle ilgilenmesi gerekmiyor. Her güç saplantısı seni bir politikacı yapar. Karısından üstün olmaya çalışan bir koca da.”

Yaşantımızın hangi aşamasında olursa olsun hep bir güçlü olma, diğerinden üstün olma mücadelesi var, iş yerinde yaşınılan ast üstlükler, arkadaşlık ilişkisinde ben sen çekişmesi... Ama kimse asıl uğraştığı konu ile ilgilenmez her nedense de herkes işin politikası ile ilgilenir.

“Herkes bir merdivenin basamağında daha üste çıkmaya çalışırken, diğeri onu paçasından tutup aşağıya çekmeye çalışır. Daha üstekiler ise onlarla aynı seviyeye çıkmaması için kafasına basar.”

Eğer iyi bir gözlem gücüne sahipseniz, merdivenin hangi basamağında olursanız olun, bu durum her alanda, her yerde ve her basmakta yaşanmaktadır. İnsanın doğasında olsa gerek ki, sürekli dahasını istediğinden akla gelmeyecek her türlü yolu dener, diğerinden daha yüksekte ve daha üstün olmayı hedefler.

Benden…
30 MAYIS 2006

KENDİMİZİ BİLİYOR MUYUZ?

KENDİMİZİ BİLİYOR MUYUZ?

Kendine dönüp bir bak, başkalarını yargılamadan. Önce kendini yargıla, sorgula. Ben kimim diye sor kendine, sonra ara başkalarında görmeye çalıştıklarını kendinde. Sen nerede olduğunu biliyor musun, o eleştirdiğin insanın karşısında...

Ne rahat aslında başkalarını eleştirmek, yapabiliyor muyuz bire bir yüz yüze onlarla olduğumuzda eleştirilerimizi. Yokken ne kadar da rahat konuşuyoruz onun için düşündüklerimizi, söylemek istediklerimizi, kızgınlıklarımızı, kırgınlıklarımızı...

En rahat bir başka kişiyle konuşuyoruz, diğeri hakkında. “Aman kimse duymasın” desekte, bir tek “duyulmasın aman” diyen duymuyor diğerlerine duyurulduğunu. Karşı tarafın bizim onun için düşündüklerimizi kaldıramayacağını mı düşünüyoruz, yoksa olumsuz eleştiriyi, ya da var olan problemi yansıtamamak mı aramızdaki çözemediğimiz.

Belli bir olgunluk gerektiriyor sanırım onu diyebilmekte, onu duyabilip, hazmetmek, gerekli olgunlukta yanıtlamakta. Yapabiliyor muyuz? Hayır.

Yalan yanlış duymak bile yetiyor bir başkasından bizim için denenler, tam olarak bilmeden çözüme ulaşmak yerine, iyice düğüm yapıyoruz herşeyi.

Boşa geçiyor zaman. Belli bir yaşa geldikten sonra geçen zamana üzülürken dönüp baktığında, kalan zamanın ne kadar da azaldığını fark ediyorsun bir anda.

Görmemek en rahatı, ne gerek var ki kendimizle uğraşmaya. Bir başkası ile uğraşmak varken meşgul etmek kafayı, takıntılı hale gelip sürdürmek herşeyi.

Çok basite alınıyor herşey. Yaşam basite alınmamalı, detayları olmalı ilişkilerin. Bu kadar basit konularla geçirilmemeli, harcanmamalı bu değerli zaman ve yaşam.

Sık sık uyarır büyükler; aslında ne güzel, onların uyarılarını dikkate almak. Ama henüz o bilinçte olmadıktan sonra yaşanılmış tecrübeler bile işe yaramıyor. Onların bize sunduğu hazır tecrübeleri, yaşayarak tecrübe ediniyoruz kendimize. Tıpkı onların yaptığı gibi...

Belki dinlenmeli büyükler “o adamdan hayır gelmez” dediklerinde bizim yıllar sonra yaşayarak görebileceğimizi onlar işin başında görüyorlar. Belki ileride ekmeğini kazanacağımız mesleği seçerken bile “o okuldan mezun olunca iş bulamazsın” dediklerinde bir iş bile bulamayıp, beş parasız nasıl geçinemeyeceğimizi çoktan görmüş oluyorlar. Zamanı boşa harcamayı en iyi şekilde başarırken, “eline bir kitap al oku”yu boşuna demiyorlar. Sıradan günlük yaşamla kazanılan pek bir bilgi yok sanırım, onu da biliyorlar. Kitabın insana kattığı değeri biliyorlar.

Kendimizi ortamdan soyutlayıp tüm gözlem gücümüzle çevremize bakabilsek içinde kendimiz olmadan. Kendimizi katarak değerlendirebilsek daha sonra. Karşılaştığımız olumlu ya da olumsuz olaylardan, ilişkilerden, tüm yaşanılanlardan bir ders alabilsek... Yanlışlar doğruya çevrilebiyor mu, doğrular kendimizde bir değer oluşturabiliyor mu, anlayabilsek...

En büyük mutluluğun almış olduğumuz sorumlulukları hissederek, yaşayabiliyor muyuz, kimsenin takdirini beklemeden içimizde hissedebiliyor muyuz? Diğerinin davranışları bizim problemimiz olmadan, onun problem ettiğinin aslında küçük bir anlık şey olduğunu, unutup kaldığı yerden başlayabileceğini söyleyebiliyor muyuz?

Her anın farkındaysak eğer; o anda kendimizin farkındaysak, gözlemleyebiyorsak kendimizi, tümü ile değerlendirebiliyorsak ne mutlu bize...

Benden...
19 MAYIS 2006

İŞİMİZE GELİYOR

İŞİMİZE GELİYOR

Göremiyoruz!

Yeşil bir yaprağın üzerine düşen bir çiğ damlasının yansımasını göremediğimiz gibi. Duvar dibinde sanki bağ bahçesinde sefa sürercesine tüm kızıllığı ile yeşilin kontrastı yanında bas bas bağıran gelinciklerin o bir anlık narinliklerini göremiyoruz.

Yanımızda, yanıbaşımızdaki bizden içimizden olan birilerinin gözlerinin içindeki hüznü, acıyı, umudu, ürkekliği, kini, öfkeyi, kırılganlığı, neşeyi, sevinci, yalnızlığı göremiyoruz.

Bir anlık bakış bile dillerden düşen sözcüklerden çok daha fazlasını söylerken, kafamızı kaldırıp, destek almıyoruz gözlerden, dillerinden kelimeler dökülürken.
Belki de bilmiyoruz. Gözlerin onca ifadeyi yüklendiğini. Sadece benzetmeler yapıyoruz, deniz mavisi gözler, çakmak çakmak gözler, buğulu gözler.

Bazılarımız gözlerin ne kadar etkin bir ifade dili olduğunu kavramış olmalı ki onca söze gerek duymadan bir bakışla yetinip, ne demek istediğini üzerine yüklediği anlamla karşı tarafa ifade edebiliyor.

Sevgili iken onca sevgiyi yüklenip görev biliyor kendine. Kızgınken ateş püskürüyor o gözler. Yaşamak hiç yaşamak istemediği bir acı karşısında donup kalıyor, ifadesiz. Bazen anne şefkatinin tüm saflığını üstleniyor. Yalan, evet yalan söylendiğinde sığamıyor, kaçmak istiyor kaçamıyor, yakalanmamak için kaçırıyor bakışlarını kendinden.

Duymuyoruz!

Göremediğimiz gibi duymuyoruz da... Kullanamıyoruz hiç bir duyumuzu. Belkide sahip olduğumuz duyularımızın değerini bilmiyoruz. Kaybetmediğimiz sürece... Hı! Deyip duymadığımızı söyleyip aslında gayet rahat duyupta önemsemediğimiz bir söylemi bir kez daha yineletiyoruz, söyleyene.

Duyuyoruz, önemsemiyoruz. Açmıyoruz açamıyoruz kulağımızı, bazen söylenenler işimize gelmiyor duymuyoruz. Bazen de duymamak işimize geliyor, üstlenmiyoruz, “duymadım ki” deyip sıyrılıyoruz sorumluluklarımızdan.

Bazen de ne çok işe yarıyor duymamak, üzülmüyoruz duymayınca, duyurmuyoruz bazen üzmemek için bir başkasını, duyar nasılsa deyip erteliyoruz, kötüleri. Bazen de iyiyi duyurmak istemiyoruz, bir başkasını mutlu edecek bir söylemi duyuramıyoruz. Bazende misafir ediyoruz kulağımızı duymamamız gerekene.

Bilmiyoruz!

Bilmem deyip geçiştiriyoruz işimize geldiğinde. Bilsek de yapmıyoruz; yapmamak, yerine getirmemek, ertelemek yapılacağı... Belki de gerçekten bilmiyoruz, ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı...

Kimi zaman yaptığımızın doğru mu yanılş mı olduğunu bilmeden... Belki de yanlışı kendi doğrumuz bilerek. Bilmeden kırıyoruz, incitiyoruz, bazende bilerek...

Neyin doğru neyin yanlış olduğunu karıştırıyoruz birbirine. Verilen işi çarçabuk yapmak mı doğrusu, sallayabildiğin kadar sallamak, belki yapılması gereken zamandan çok sonra yapmak, belki unutturmak, belki bahaneler bulmak yapmamak için, belki de bir başkasına yaptırmak bildiğin belkide bilmediğin, belki de bilmek istemediğin işini... Bilmiyoruz bilinmesi gerekeni... Bilmemek işimize geliyor. Bilmediğimizi biliyoruz diyerek bilmeye çalışsakta, bildiğimizi yerine getirmezken kendimize kendimizce bir görev edinerek, az bildiğimizi de iyice bilmeden bilmediklerimize bölünerek bilmemeye devam ediyoruz.

Benden...
7 MAYIS 2006

ALIŞAMADIK GİTTİ!

ALIŞAMADIK GİTTİ!

Alışamadık gitti, ne şehirli olduk ne de köylü. Arada bir yerlerde kaldık. Şehirli gibi yaşayalım derken, birşeyler eksik kalmış olmalı ki tam tadına varamadık bir türlü.

Kapı eşiğinde ayakkabı çıkartmasını apartmana taşıdık, alıştık. Çok katlı binaların üst katlarından halıları gümbürdete gümbürdete çırptık balkondan pencereden, ona da alıştık. Aynı katı paylaştığımız komşunun kapısı çalınsa da merak ettik açtık, gülümsedik alttan aldık, alıştık. Beton zemin bulduk, bahar temizliğine kalkıştık serdik halıları apartman girişlerinde içimize sinerek yıkadık kuruttuk, ona da alıştık. Bina girişlerini engeleyecek şekilde arabamızı en kısa mesafede bıraktık, ona da alıştık. Köyümüzü şehrimize taşıdık. Balkonda küçük teneke kaplara az soğan, az nane, az da maydonoz ektik, üst komşunun akibetinden kurtarabildiğimiz şekilde toprağımızı da yanı başımıza aldık, alıştık. Balkonlar yeri geldi misafir odamız oldu, yeri geldi yemek odamız, yeri geldi çok sıcaklarda rahat uykuya yatak odası... Hatta balkonda hayvan besleyenlerini bile duyar olduk, basından yayından... Çocuklarımızı saldık dışarı bayram sabahları kapıları çaldırdık, tanıdık tanımadık torbalarda toplattık tadımlıklarını. Sallandırdık kurbanaları orta yerde, bağışladık paylaştık. Bakkala üşendik gitmeye, çalar olduk nazımız geçen kapıyı bir fincan kahveye...

Tümüne alıştık, alıştık alışmasına... Yaz geldi, azı rahatsız ettiğimizi çoğa taşıdık. Kişisine bağlı dedik, farkında olan bilir dedik, gerektiğinde anlayanı uyardık. Anlamayanı da olsa çatıştık, yeri geldiğinde yatıştırdık. Düğün dernek derken, “ne gerek var, sanki önceden salon mu vardı” deyip nişanı da düğünü de, köyümüzün bahçesinde nasıl yaptıysak, şehrimizin de bahçesinde yaparız derken bir şeyleri ters yaptık.

Köyün tüm hanesi bahçesine sığarken en mutlu gününde, şehirde kaç haneyi tanır ki insan. Aynı binada birkaç komşu, sağdaki soldaki binadan kafasına uyan... Bir kaç uzaktaki akraba, amca, teyze, dayı...
Küçük mahalle arası depolarda, “toptan sandalye kiraya verilir” yazılarını görüp yeri geldiğinde kullanırız deyip aklımızın bir köşesine yazdık. Mahalleyi ayaklandırdık. Sandalyeleri apartmanın arka bahçesi dedik, pazar yeri dedik, sokak arası dedik, boş bir alan bulduk yerleştirdik... Tahta sandalyelerin yerini plastikler aldı, hem hafif hem de iç içe geçer deyip kolay bulduk. Varsa bilen birileri bu işi, kabloya bir kaç ampul takıp ağaçtan ağaca gerdik aydınlattık mahalleyi...

En özel giysiler giyildi süslenildi sürüldü. Gelin damat süzüldü, gizliden söze döküldü. Tanınanlar çağırıldı, gelenler geldi. Davul zurna beklenirken, bir iki müzik mahallede yayıldı. Tiz müzikli, tiz sesler... Bağırıldı, çağırıldı, nağralar savruldu, halaylar çekildi, göbekler atıldı, eller çırpıldı, davul zurna katıldı, silahlar havaya sıkıldı. Takılar da takıldı, kınalar yakıldı, kuru pastalar kapışıldı. Kadınlar bir yanda erkekler bir yanda çocuklar ortada bir o yanda bir bu yanda... Düğün dendi dernek dendi, bahçede derken tüm ihtiyaçlar dışarda giderildi. Gizliden içildi, sızıldı...

İstediğimiz buydu oldu, ne yer arandı, ne mekan! Kimi rahatsız ettik, kimi eğlendirdik, kimi mutlu ettik bilmedik! Düğün dedik, dernek dedik, biz eğlendik. Gelenek görenek dedik devam ettik...

Benden…
4 MAYIS 2006

YOK ŞİMDİ!

YOK ŞİMDİ!

Terkedilmiş belli, belli ki dahasını istiyorlar, diğerleri gibi. O güzelim Yenimahalle’nin eski evlerini teker teker yıkıp yerine yenisini dikiyorlar.

Sokaklarından geçerken buruk bir duyguya kapılıyorum. Kim bilir belki sahiplerinin ömrünü tamamladığı, kalan mirascılarının da değer verdiklerinden mi, ihtiyaç duymadıklarından mı dokunmadıkları bir kaç bina dışında göremiyorum eskiden kalan izleri. Onlar rehber oluyor hatıralarıma. Bir de kendi kendimle yarıştığım o uzadıkça uzayan her çıkışımda da saymaktan bıkmadığım yorucu uzun merdivenler... Anılardan silinmeyen herşeyin ilkini öğrendiğim okulum. Biz küçük olduğumuz için mi bize büyük geliyordu o zaman.

Yeni yapılanma adına estetikten yoksun; yapanla yaptırana dahası kalsın diye üst üste yığılan taşları evimiz diye niteliyorlar. Yaşanılası kalmayan mahallenin eski sevimli havasından eser yok şimdi. Her evin sembolu haline gelen yaşayanları. Her sabah kapısının önünde geleni geçeni selamlan Ebe Hanım Teyzesi... Yok şimdi! Ne kendisi, ne de o tek varlığı olan evi, bahçesi ve sevimli kedileri.. Dişisinin kimin kömürlüğüne yavruladığını merak ederken her bahar, kaybettiği tekirini beyaz kumaşa kefen niyetine sararak, gözünde biriken yaşları bizden saklamadan akıtan, bahçesinin güneş girmeyen bir köşesine kurumuş yaprakları sağa sola savurup derince bir çukur kazarak, elleri titreye titreye gömdüğünü biz çocuklar izlemiştik sesizce. Belki de ilk ölümle yüzleştik. Gidenin toprakla buluşacağını bilmeden.

Şimdi tam sırası. Evlerin ön ve arka bahçelerinde öbek öbek eflatunla yeşilin kaynaştığı, kokusuna doyamadığım, dalında durması ile yetinmeyip daha yakınımda olmasını istediğim için koparıp vazoya koyduğum leylaklar.
Tüm evlerin bahçesinde olmazsa olmaz kayısı, kiraz, elma, erik ağaçları. Daha olgunlaşmasına bile fırsat tanımadığımız izinsiz koparılan o unutulmaz tatlar, kalanı ile reçeller yapılan.

Şimdi bakıyorum “çok katlı köy binaları”nın girişlerine bir avuç toprak bırakıyorlar. Üzerine “basmayınız” yazılı yavan yeşil düz alan. İlk baharın parlak renklerinin izlerine rastlanmıyor şimdilerde...

Yıllarca yaşadığım Yenimahalleme döndüğümde eskiden kalan izler tat vermiyor bana. Aklıma bile geldiğinde ürpertiyor anılar. Anılar bozulmamalı oysaki. İlk heyecanların yaşandığı, yaz akşamlarının doyumsuz paylaşımları, bir sonraki akşama bırakıldığı arkası yarın oyunları. İnsanların birbirine henüz yabancılaşmadığı, yaşayanların bir bütün olduğu mahalleler... Selamsız sabahsız karşılaşmalar, sorğulayıcı bakışlar, yapay komşuculuklar nedir bilinmezdi o sıralar.

Kadının işi evi olduğu, okuldan gelecek olan çocuğunu beklediği, akşam iş çıkışı babaların bayram sevincinde kapıda karşılandığı, bir ziyafet gibi yenen akşam yemeklerinden sonra televizyon izlemek için gidilen tahta sandalyeli, çakıl taşlı aile çay bahçeleri. Tadına doyamadığımız kalkmaksızın yenen çekirdeğin ayakkabımızın neredeyse üzerini kapatacak çoklukta sınırsızca yendiği o güzel yaz akşamları.

Ne değişmedi ki. Herşey... O zaman nedenini bilemediğim uzunca beklenen kuyruklar. İki paket yağ için geçen zaman. Üst komşu Ahmet Amca’nın selam sabahı çok diye iki de ondan gelen sana yağına ne çok sevinirdi annem...
Evde pişen yemekten en yakın komşuya neredeyse hergün karşılıklı tadımlık verilen tabaklar...

Şimdi aynı katı paylaştığımız kapı komşu ile kim olduğunu bilmeden alelacele verilen selamlar. Çok katlı binalarda, neredeyse bir sokağın bir binaya sığdırıldığı kentleşme denen o yapılaşmada yaşadığımız yabancılaşma! Bireysellik adına kişinin kendinden uzaklaştığı bir dönemin daha da kötüye gittiğini görüyor, hissediyor olsak da, anlar da kalan izler bozulmasın dileğim...

Benden…
23 NİSAN 2006

ŞU AN YETER BANA!..

ŞU AN YETER BANA!..

Yalnızlığın ne olduğunu bilmezdim çocukluğumdan bir yıl öncesine kadar. Bir geceyi bile tek başıma geçirmemişken bir anda sessizliğin ve yalnızlığın içinde buludum kendimi.

Buna da alışıyor insan. Ne kadar çekilmez olsada, ne kadar içimi acıtsada... Sanki küçük bir çocuğun nerede olursa olsun, hele o uzun karanlık gecelerde yanından hiç ayırmadığı, aradığı ana sıcaklığını onda yakaladığı sevimli oyuncağında hisseder gibi. O sıcaklığı arıyorum!

Bunca insanın iç içe yaşadığı bu karmaşada, bir o kadar da içinde hissettiği yalnızlığın, kişinin kendini soyutlayıp çevresine ördüğü duvardan daha bir farklı. Herkes yaşamalı, zamanı ne olursa olsun. Bir daha biriyle paylaşamayacağı bir hayat hayal etmeli kafasında.

Yapayalnız!

Koca bir günün bitiminde kapısını çalıpta o evi ve paylaştığı yaşamı, tek vücut olduğu geceleri artık yalnız geçireceğini düşünerek... Kaç insan başarabilir bunu? O kadar kolay gibi görünsede, bir delikanlının en çılğın çağında ailesi ile paylaştığı o dört duvarın bir geceliğine hükmünü sürmesindeki yalnızlığın verdiği tatlardan değil.

Çevremdeki tüm arkadaşlarımı, en yakın olan ailemi, dünya tatlısı köpeğimi bile uzaklaştırmışken yaşantımdan, bu kadar yalınlaşmanın, çevremden kendimi soyutlamanın bir yere kadar olduğunu yeni yeni kavramış olmalıyım ki, benim için olmazsa olmazları bir yana ayırıp, kalanları kırmadan incitmeden hatta ve hatta bilmeden ayıklıyorum teker teker.

Yalnızlık ve tek başınalığın ayrı ayrı kavramlar olduğunu kavradığım şu sıralar, çevremden bu kadar soyutlanmışken olması gerekene doğru yönelmemin daha da üstün bir durum olduğunu kavrıyorum. Kendime yeterek, birey olmanın tadına vararak. Kaptırmış olsaydım eğer yalnızlığın çıkmazına kendimi, çözemeseydim eğer dünü ve yarını, şu anın tadına varamazdım oysa ki. Bir beklentim yok şu andan, nefes alabiliyorum ya hissederek, yaşanılan güzel anlar bile acıya dönüşüyorsa hatırlandıkça, geçmişin bende iz bırakan açı hatıralarını atabiliyorum ya kafamdan, yarının bana neler getireceğini düşünmediğim anda kendimi iyi hissediyorum ya; şu an yeter bana!..

Sahip olduğum aklı kulanabilyorsam eğer, ne mutlu bana. Kendi gözümde herkesin bir değeri varsa, herkes önemli ise gözümde. Çıkar gözetmeksizin eşit davranabilyorsam çevremdekilere, zarar vereceğini hissettiysem eğer karşımdakinin, kabuğuma çekilmeden “merhaba”mı esirgemiyorsam ondan, bu yeter bana.

Yaşadığım sürece en değerli varlığım olan “Ben”in farkındayım ya şu an. Ne satın alabilirim, ne de harcayabilirim kolay kazanılan paralar gibi. Azar azar, bozmadan bana biçilen sürede tadına vararak. Ne çok kullanıyoruz sonsuz enerji yüklü çocukluğumuzda bu bedeni ve takip eden gençlik yıllarında.

“Ne zaman canım isterse o zaman yaparım”lı önemsenmeyen sorumlulukların yerini gerçekten üstlenmesi gereken sorumluluklar aldığında, bunca zorlukların bir anda karşımıza mı çıkması zor olan. Yaşamın ve onun getirdiği yaşların mı yükü bu omuzlarda tek tek sırası ile taşınan taşınması gerekenler... Sabırla, geri gelmeyecek bir anın zaman dendiği bu süreyi doğru kullanarak...

Daha ne olabir ki kendi bedeninin, kendi aklının sorumluluğunu üstlenmenin, kalan yaşamında tüm özgürlüğü ile ele geçirerek, sorumlu olabilmek kendinden.

Benden...
23 NİSAN 2006

BAHAR ÇARPMASI

BAHAR ÇARPMASI

Güzel bir pazar sabahı. Aslında pazarlar olabildiğince sıkıcı gelirken bana, o pazar bir başka güzel... Belki de alışılagelmiş pazar günü miskinliğinden kurtulup, güneşli bir günde ilkbaharın tüm coşkusu ile farklı bir gün geçirmek dileğim. Belki birkaç kare fotoğraf çekmek, belki kale halkının doğallığını pek bozmadan bıraktığı, eskinin hala nefes alabildiği, kendilerince yerli ve yabancı turizm adına derme çatma çay bahçelerinden birinde çayın tadını Ankaraya karşı çıkartmak.  Belki de Saman Pazarı’nın o eski izlerinde yaşadığım şehrimden izleri yakalamak... Belki de uzaklaşmak herşeyden, soyutlamak kendimi, alışılagelmiş tekdüze yaşamdan...

Kendimi dışarı atıp havayı olabildiğince soluyup, hiçbir araç kullanmadan yürüyerek gitmek amacım Ankara Kalesine... Evimden olsa olsa belki yarım saati geçe bir sürede yürüyebilirm. Herkesin dinlenebildiği, tüm haftanın yorğunluğunu bir günde gidermeye çalıştığı haftanın son gününde Ankara sokakları olabildiğince sessiz. Caddelerde yolun boşluğunu fırsat bilerek tek araç olma ayrıcalığını kendine tanıyan minibüs sürücüleri, kendi kurallarını doğru bilerek aracını kullanan birkaç özel araç sürücüsü...

Ne kadar bir süre yürüyebileceğim bilmiyorum ama, yorulduğum anda izin veriyorum kendime, minibüse binmek için, zorlamamalıyım kendi gücümü... Soruyorum durakta duran minibüslere geçmez diyorlar ineceğim yerden... Ön camında “Saman Pazarı” tabelasını gördüğüm için durduruyorum minibüsü. Sürdüremeyeceğim yürüyüşümü, kalan mesafeyi tamamlamak istiyorum minibüsle.

Ayakta alabiliyor benimle binen yolcuları sürücü. Az sonra boşalacağından emin “bir durak sonra boşalır binin” diyor. Uzun zamandır gitmediğim, geçmediğim yollar; Demir Yolları, Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu, Gençlik Parkı, Opera Binası... Oysa ne çok gelir geçerdim buralardan, sanat adına üniversite yıllarımda geldiğim ve bir daha da kopamadığım opera binası. Tutkum olan voleybol için koşa koşa geldiğim heyecan dolu karşılaşmalar. Çocukluğumda en çok gitmekten hoşlandığım yerlerden biriydi Luna Park. Şimdi içinden geçmeye cesaret bile edemediğim güzelim Gençlik Parkı... Her birini bugün gibi hatırlayabiliyorum. Bir şey daha anımsatıyor bana geçmiş yıllar; geride bıraktığı yılların günbegün üstüste yığıldığı zaman. Geriye dönüp yaşananlar hatırlanınca bir bir ne garip geliyor, oysa ki ben sadece büyüklerimizden dinlerken geçmişi...

Önceden hazırladığım ücreti uzatıyorum sürücüye, alıyor. “Köşede inecek var” dese de yolculardan biri, yanıtlıyor sürücü “az ilerisi durak” diye. Yolcu tekrarlasada sert bir çıkışla, arkadan bir yolcu savunuyor sürücüyü. Benim de aklımdan geçsede susuyorum her nedense...

Duruyoruz İbni Sina Hastanesi’nin önündeki durakta. İnecekler iniyor çocuklusu, genci, yaşlısı... İnenle binen bir anda karışıyor. Ne inecek olan inebiliyor, ne de binecek olan binebiliyor. Bir anda sakin olan kapı ağzı karışıyor. Arkadan binecekler sıkıştırırken, inecek olan, binen oluyor. 

Ne olduğuna anlam veremezken, birden sürücü uyarıyor, “çarparlar dikkat!..” Bu uyarı karşısında birden kapı ağzında sesler de karışıyor birbirine. Genç olan, yaşlı adama yer vermezken, sıkıştırıyor kapı boşluğuna... Arkadan binen iki adamda itelerken yaşlı adamı. Onca binen yolcudan sadece yaşlı adam kalıyor geriye! Genç olanlar vazgeçiyorlar binmekten, her nedense!..

Yaşlı adam zoru başarmış bir eda ile sıyrılıyor kapıdan, sakince yerine oturduğu anda ani bir çıkışla “dur” diyor sürücüye “cüzdanım!..”

Benden...
19 NİSAN 2006